Organize Suçlar ve Fethullahçılar (2) - Dr. Necip Hablemitoğlu
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak adım adım devleti elegeçirmeye çalışan fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür. İşte başlangıç için, devletin yetkili makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması için bazı somut öneriler:
1. Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiye’nin hemen her tarafında müritleri olan işadamlarından ve esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında 300’ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar. Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma, fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir. Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca doların, bir başka ifadeyle Türkiye’nin zaten kıt kaynaklarından yapılan illegal aktarımın boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet için “çocuk oyuncağı” sayılır. Halihazırda eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal iradedir.
2. Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir.
3. Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra, askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûra’nın onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması, fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır. En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında militanlaştırdıklarından (kazandıklarından) emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri, askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya bilgi akışını da sağlamak demektir. Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen subay ve astsubaylara T.S.K.’nden ihraç cezası verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için de caydırıcı nitelik taşımaktadır.
4. Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra, kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte, yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması, çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda bulunacaktır.
5. Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın çözülmesi için Y.Ö.K.’na istihbari bilgi akışı sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim üyesi danışmanlarını, konferansçılarını yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın, hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.
6. T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla ortaya çıkarmak için mutlaka “pişmanlık yasası” çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz görünmektedir.
Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin, A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır. Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması, ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da Kablo TV’den çıkarılsa, büyük bir olasılıkla Med TV’nin yayın yaptığı uydu ve ülkeden yayınını sürdürme şansı sözkonusu olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını yurtdışına kaçırmadan, gereğini -yasalar çerçevesinde- Türkiye’de “tam dokunarak” yerine getirmektir…
SONUÇ: İki basit soru, iki anlamlı cevap:
Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere; yurtdışı temsilciliklere; malûm servis yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere devlet makamlarını peşkeş çekebilme, milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek satın alma rahatlığına; etkili bir imaja, reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.
Cevap: Cevap zaten sorunun içinde…..
Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..
Cevap: Türkiye Cumhuriyeti’nin barış, huzur ve iç güvenliği için bir başlangıç olarak önce askeri hapisanelere!..
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü, ATATÜRK’e sevgi ve rahmetle…
Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle…
DİPNOTLAR:
* İletişim için (e-posta) : hablemit° ada.net.tr
1. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Fethullahçı İhaneti (1)”, Kırım, 24: Tem.-Eylül 1998, s. 3-8.
2. Olumsuz tepkiler için bkz. Oğuz Çetinoğlu, “Dr. Hablemitoğlu’na Cevap: İhanet Değil, Hizmet Var”, Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 27-28; Yard.Doç.Dr. Alâeddin Yalçınkaya, “Ruslar Türk Ülkelerinde Yaptıkları Tahribatlarda Ceditçileri Kullandı: Ceditçilerin Bilinmeyen Yönleri”, Tarih ve Medeniyet, 55: Ekim 1998, s. 26-31; M. Latif Salihoğlu, “Fikir Çarşımız: İsnat ve İftiraya Cevap (1-5), Yeni Asya (bizzat yazarı vasıtasıyla e-posta yoluyla şahsıma gönderilen bu 5 gün arka arkaya yayınlanan yazının tarihlerini tespit edemedim. Eleştiri sahibi yazarın tam beş gün süren yazılarının ruhunu (!) ve seviyesini (!) yansıtan bir cümlesi: “Ve Bay Hablemitoğlu! Evvelâ, ağaç tepesine çıkarak yazı yazılmaz diye bir kaide mi var? Said Nursi’nin hayranlık uyandıracak bu ender hâlini, siz neden küçümsemektesiniz?” İnternet ya da posta vasıtasıyla doğrudan gönderilen çok sayıda küfür ve tehdit dolu mektubun yanısıra, Hollanda’dan dünyanın 65 ülkesine dağıtımı yapılan ve S.O.T.A. (Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi) tarafından hazırlanan “Türkistan Bülteni”nde bu tepkilerden yayınlananlar olmuştur. Aynı bültenin müteakip sayısında (23 Aralık 1998, Sayı: 1998: 048) yayınlanan cevabım şöyledir:
“T-N Ortamında Gaspıralı’ya saldırmanın, Türklüğe hakaret etmenin cazibesini acı bir biçimde öğrenmiş bulunuyorum. Yüzlerce mektup ve e-mail yağdı, paketlerle risale-i nurlar gönderildi. Hakaretler, küfürler, tehditler birbirini izledi. Hiç şikâyet etmiyorum, çünkü ben bunları resmen hak ettim. Hiç olmazsa bu Türklük düşmanı şeriatçıların maskeleri bu vesileyle bir kere daha indi ve iğrenç yüzleri ortaya çıktı. Bu arada, kaydetmeliyim ki, Gaspıralı, Atatürk ve diğer aydınlanmacı önderlerin arasında şahsıma da hakaret edilmesinden ayrıca onur duydum. Her ne kadar Dr. Buğra Atsız, Sefa Martin Yürükel, İhsan Yokuş, Doç.Dr. Timur Kocaoğlu gibi az sayıda arkadaşımızın moral desteği olmuşsa da, ben yine T-N ortamında sessiz kalmayı yeğleyen çoğunluğun, Gaspıralı’ya olan saldırıyı içlerinden de olsa kınadıklarına inanıyorum. T-N’de yayınlanan iki olumsuz eleştiride doğrudan şahsıma yapılan hakaretleri, bir karşı fikir, bir eleştiri diye değerlendirmek mümkün değildir. Etik açıdan bu kişisel sataşmalara cevap hakkım doğmuştur. Sayın Tütüncü’nün bu yazdıklarımı T-N’de yayınlamasını rica ve talep ediyorum:
1. Tüm eleştirilerde Gaspıralı’ya hakaretler (din düşmanı, rus işbirlikçisi, rusdan da beter, insan bile değil vb.) yinelenmiştir. Ama yüzlerce eleştiri mesajı içinde en ağır hakareti T-N’de Sayın Nail Ünlü yapmış ve Gaspıralı İsmail Beyi Nurculuk ekolü içine dahil etmiştir. Ayıptır, günahtır Sayın Ünlü. Gaspıralı İsmail Bey, Rus Hükûmetine, misyonerleri ve de panslavistlere karşı savaşım verirken, sizin “insan güzeli” hocanız daha dünyaya bile gelmiş değildi. Kısaca, bunca eleştiri içinde Gaspıralı’yı nurcu kabul etmekle O’na iltifat ettiğini, onurlandırdığını sanan bu kişiye ve Gaspıralı’yı geçen sene Türkiye’yi ziyaretinde çocuklarına tarih öğretmek için hem de NURCU KİTAPLARI SATAN BİR KİTAPÇIDAN aldığı kitap sayesinde tanıdığını yazan Texas-Houston’dan Sayın Kasap’a söyleyecek bir söz bulamıyorum. Anlıyorum ki, İhlâs Holding, Hüseyin Hilmi Işık, Said-i Kürdi, hocaefendi (!) kendileri için herşeyden ve herkesten, Türklüğün önderlerinden daha da önemli ve hatta “mukaddesmiş”; Allah onlara bilgi, akıl ve iz’an nasip eylesin!..
2. Tüm eleştiri mesajlarında olduğu gibi, Sayın Ünlü, “hayatında beş kuruş parayı hayır yahut amaç için harcıyamayanların, maaşının ve kazandıklarının çeyreğini hatta yarısını verenleri anlamaları mümkün değildir” cümlesine yer veriyor. Yazıktır, İslâmiyette ibadet de, iyilik de gizlidir. Sizin İslâmiyetin ulviliğinden, erdemlerinden haberiniz yok. Bir kısmınız din adına sömürülüyor, bir kısmınız din adına sömürüyor. Benim gibi İslâmiyet ile gurur duyan samimi müslümanları bu yolla töhmet altına sokamazsınız. Türk üniversitelerinde paltosuz kışı geçiren, açlıktan ders sırasında bayılan öğrenciler var. Sokak çocukları var. Kışın yakacak bulamayan nice çaresiz fakir insanlar var. Ben bunları görüyorum. Yaptıklarım Allah ile benim aramda. Üstelik maaşımın yaklaşık yarısını bu devlete vergi olarak anında ödüyorum. Vergi kaçırmıyorum. Kula kulluk etmiyorum. Ailemin rızkını da hiçbir şekilde nurcu, fethullahçı, nakşi, süleymancı, kısaca devlet ve rejim, Türklük düşmanı şeriatçı sapkın tahsildarlara kaptırmıyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu.
3. Adıgeçenlerle şahsım arasındaki farklar elbette bu kadar değil. Örneğin, sözkonusu Gaspıralı’ya saldırıyı içeren makalenin İhlâsçıların yayın organında nasıl çıktığını anlayamadıklarını ifade ediyorlar. Anlayamadıkları daha o kadar çok şey var ki!.. Aynı şekilde, CIA, KGB, KIP, Mossad, M15-M16 gibi gizli servislerin Türkiye’de ve Türk Dünyası içinde çalışmalarının sözkonusu olmadığını, bunun benim kişisel vehmim olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre ben “zihnini yabancı istihbarat birimleri ile bozmuş” biriyim. Aslında düşman benim ve benim gibilerin kafası içinde. Asla böyle servisler yok, ben uyduruyorum, etrafımda bir korku çemberi uyandırmaya çalışıyorum. Yazık, hem de çok yazık!.. Bilgisizliğin, cehaletin ve gafletin ve dolayısıyla ihanetin ancak bu kadarı olur. Sanıyorum, Sayın Ünlü ABD’de yaşıyorlar, bir anlamda yabancı servislere adres veriyorlar. Allah kendilerine selâmet versin, vatanımızı bunlardan uzak tutsun!..
4. Eleştirilerin tümünde dikkat çeken ortak bir yön daha var ki, o da şu: Eleştiri sahipleri, kendilerine uhrevi, ilahi bir hava vererek, dinsel kimliklerini bir “kadı” havası içinde kullanmaya özen gösteriyorlar. Kendilerinden olmayanları kategorize ederek yargılıyorlar ve sonuçta “din düşmanı” yaftasını yapıştırıyorlar. Sanırsınız ki, bunlar hâşâ Allah’ın özel olarak yarattığı ruhban tosuncuklar!.. Oysa biliriz ki dinimiz en son ve en gelişmiş din. Ruhbanlık yok, kula kulluk etmek yok!.. İslâmın özünde gerçekte mezhepler, tarikatlar ve bu anlamda cemaatlar da yok!.. O halde bunlar hangi delikten çıktılar, hangi örümcek yuvalarında ortaçağın engizisyon mahkemelerini kurup da Gaspıralı’yı, Atatürk’ü, şahsımı ve de aynı çizgide yer alan tüm Türk aydınlarını yargılama hakkını kendilerinde buldukları gibi soruların cevabı ile değerli vakitlerinizi almak istemiyorum. Zaten bilen biliyor.
5. Şeriatçılara göre Gaspıralı’nın önemli olmadığını hepimiz gördük. Saldırgana kınama yok, çünkü o da kendilerinden. T-N ortamında ürküntü yaratmamak için Gaspıralı’yı da nurcu daire içine alarak konuyu kapatma peşindeler. Ancak tüm eleştirilerde bir başka ortak yön daha var: Bunca yazdıkları arasında kesinlikle Hz. Peygamberimizin adı geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’den de hiç bahsedilmiyor. Ama varsa yoksa Said-i Kürdi ve hocaefendileri!.. Yazdıklarına baktığınızda, dünyanın ekseninde yalnızca onlar var. Hocaefendilerinden önce Türklük, Türk Tarihi, Türklüğe hizmet ve hatta sanırsınız ki İslâmiyet bile yok. Herşey kendileri ile başlayıp kendileri ile devam ediyor. Sanki dünya bile onların boynuzlarında dönüyor. Milat kavramı kalkmış hocaefendiden önce, hocaefendiden sonra olmuş. Risale-i nurlar, hocaefendinin kitap ve kasetleri, hâşa dinin temel direği. Hz. Peygamberimize saygı yok!.. Kur’an-ı Kerim’e önem yok!..
6. Ya Atatürk?!. Zaman gazetesinin yazarı İsmail Hekimoğlu mektubunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk’e atıfta bulunarak şahsımı şu cümle ile kategorize edebiliyor: “Ve, Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş”. Hangi şemsiye, onu açıklamıyor; Türkiye Cumhuriyeti yasaları önündeki sorumluluğunu hatırlıyor ve mesaj verip geçiştiriyor. A.B.D.-Saratoga’dan Dr. Mehmet Cirit, Türk yasaları yerine A.B.D. yasalarına tabi olmanın rahatlığı içinde takiyye denen riyakârlığı yapmadan, Atatürk’ü minare yıktıran, Uşak şehrini bombalatan bir “şerefsiz” olarak nitelendiriyor. Yunanlılara sevgi mesajı sunarken, Atatürk’e kin kusuyor. Ekrem Kasap, ümmetçi ülkücülüğünü ilân ediyor ve Gaspıralı’yı savunan yazımı fesat çıkarıcı yazı olarak nitelendiriyor. Ayrıca IQ ve ahlâksal düzeyini, tarikat-cemaat terbiyesini sergileyerek, şahsım için “kuzu postuna bürünmüş ayı” yakıştırmasında bulunurken (kurt değil) çekincesini de not düşüyor. Ali Bayram, hocaefendisine “… Beyefendiyi bugün bütün dünya biliyor ve her kesimden insanlar takdirle karşılıyor, gerek doğulu gerek batılı ilim ve fikir adamları onun karizmatik bir insan, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir değeri olduğunu kabul ediyorlar” biçiminde vıcık-vıcık yağ çekebiliyor. Nail Ünlü, yazdıklarımı laikçi-sol söylemi olarak nitelendirirken, bu söylem sahiplerine “sol dangalaklar” yakıştırmasını yapabiliyor. İşte fethulllahçı usulü sevgi, barış, hoşgörü, saygı örnekleri!.. Ne diyebilirim ki, Allah lâyıklarını versin!.. Adres belirtmeksizin müstear adlarla hakaret ve tehdit mesajları gönderenlere de âcizliklerinden ötürü sadece acıyorum, tabii biraz tiksinerek…
7. T-N’de yayınlanan eleştirisinde, Sayın Ünlü, benim bilgisizce değerlendirme yaptığımı iddia ediyor ve örnekle veriyor. Ben Cumhuriyet Tarihçisiyim. İddia sahibinin izbe tekkelerde çürüttüğü ömrü kadar arşivlerde çalıştım. İlâhiyat Fakültesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersini verdim. Hangi tarikat ve cemaatin hangi kökenden geldiğini, çıkara dayalı işbirliklerini, çelişki ve düşmanlıklarını en iyi bilenlerden biriyim. Türkiye’deki ideolojik sağ-sol örgütler konusunun uzmanıyım. Tarikat ayaklanmalarının ve dış bağlantılarının üzerinde yıllarca çalıştım. Fethullahçılar, ışıkçılar, nurcular (cemaatler dahil) bir tarihçi olarak ilgi alanımın içinde. Sayın Ünlü, kendileri ile nurcular arasında somut bir ilişki olmadığını, hatta ortada bir reddin olduğunu iddia ediyor. Oysa, mektup sahiplerinden biri olan İsmail Hekimoğlu, dürüstçe şu satırları yazıyor: “Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim…. Bana göre Said Nursi büyük bir İslâm alimidir… Bu yazıyı Zaman gazetesinde yayınlamayacağım. Çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helâl etmem demiştir”. Sayın Ünlü, siz kimi kandırıyorsunuz?!. Demek ki, sözkonusu gazetelerde hedef gösterilenlerin tümü müslüman değil ki, aleyhte yazılar yayınlanabiliyor. Kimin müslüman olup olmadığına ancak Allah karar verir, fethullahçı sapkınlar değil…
8. Eleştirilerin tümünde, Kırım kökenli olmam dolayısıyla fethullahçıların Kırım’a eşsiz ve unutulmaz hizmetlerine nankörlük ettiğim vurgulanıyor. Ayıptır. Kırım davası, fethullahçılardan da önce vardı. Hatta Gaspıralı’dan önce, 1783’den bu yana var. Fethullahçıların Kırım’daki ikibuçuk okulu ve birkaç küçük ölçekli fabrika girişiminden söz etmek için Rusya’da 6000’den fazla usulü cedit okulunun açılmasına öncülük eden Gaspıralı İsmail Beyi yok farzedemezsiniz. İttihat ve Terakki döneminin Teşkilât-ı Mahsusası’ndan bu yana varlığını sürdüren Kırım Milli Merkezi’ni de yok sayamazsınız. ICC ve Milli Fırka’nın devamı niteliğindeki siyasal yapılanmaları da gözardı edemezsiniz. Kişisel açıdan şahsımı da devre dışı bırakamazsınız. Sizin hocaefendinizin (!) henüz İzmir’de esamesi okunmazken, 1968’den itibaren aktif biçimde Kırım davası için çalışmaktayım. 1974’de İstanbul-Boğaziçi Yayınevinde yayınlanan “Türksüz Kırım: Yüzbinlerin Sürgünü” adlı kitabımın sonrasında sürgünü konu alan ikinci bir eser henüz Türkiye’de yayınlanmış değil. Başta Kırım olmak üzere tüm Türk Dünyası ile ilgili olarak en zengin kişisel arşivin sahibiyim. Bilenlerle bilmeyenler bir değil. Üstelik, ima ettikleri gibi hayatımın hiçbir döneminde solcu olmadım. Komünist emperyalistlere mücadele kapsamında yayınlarım var. Samimi bir müslüman olmakla her zaman gurur duydum. CKMP döneminde, Türk millliyetçilerini iğfal amacıyla ortaya atılan Türk-İslâm sentezi gibi temelsiz, yapay, saçma ideolojiye karşı çıktığım, okulumda Ötüken dergisini sattırdığım için Atsızcı suçlamasıyla bu partiden ihraç edildim. 1970’den bu yana, Türkçülüğün siyasal partisi olmayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir. Sözlerim ve eleştirilerim, bugüne kadar dindar ve biraz da milliyetçi görünerek Türk milliyetçilerini iğfal etme alışkanlığını sürdüren ümmetçi, şeriatçı şarlatanlara, üçkâğıtçılara, ahlâksızlara, şaklabanlara. Sevgili fethullahçılar, nurcular ve diğerleri, beni ve benim gibi milyonlarca Türk aydınını siz yargılayamazsınız. Allah hakkınızda en hayırlısını versin!..
SONUÇ: SOTA Türk Dünyasının internetteki sesi. Lütfen Sota’nın aktivitelerini tarikat-cemaat borazanı gibi görme ve kullanma çabası içine girmeyin. Sota’da müslüman olmayan Türklerin de hakları var. Benim gibi düşünen milyonlarca insanı bu kadar rahat yargılayabilen, Gaspıralı ve Atatürk gibi önderlere rahatça hakaret etme hakkını kendinde görebilen sapkın şeriatçıların, Gagauzlar, Karaimler, Yakutlar ve diğerleri hakkındaki düşüncelerini tahayyül etmek bile istemiyorum. Sota’da İslâm Dünyasının sorunları da yeralsın, destekleyelim ama tarikat-cemaat nifakı, bozgunculuğu girmesin. İzin vermeyelim. Hiç kimseyi düşünce ve inançlarından ötürü rahatsız etmeyelim. Bu açıklamaya cevap vermek isteyenler, hatta kinlerini kusmak isteyenler için adresimi veriyorum (hablemit°ada.net.tr). Kimse bana cevap verme adı altında Sota’yı kullanarak Türklüğe hakaret etmesin. Türklüğe, Türkçülüğe, Gaspıralı ve Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin başta laik hukuk sistemi olmak üzere temel yapısına ve ilkelerine dil uzatılırsa, anında karşılık verileceğinden de kimsenin şüphesi olmasın. Sayın Yürükel’in deyimiyle, bu duyarlılığı göstermek için Türk aydınlarına davetiye göndermek gerekmiyor. Türkiye’yi ve Türk Dünyasını savunmak hepimizin asli görevi. Sevgilerimle. Dr. Necip Hablemitoğlu”.
3. Zaman Gazetesinin yazarı Ömer Okçu’nun “Hekimoğlu İsmail” müstearıyla gönderdiği 2.12.1998 tarihli mektup. Ayrıca, lehte tepkiler için bkz. Kürşat Karacabey, “Gaspralı’ya Gerici Saldırı”, Yeni Hayat, 50: Aralık 1998, s. 24-26 (Sayın Av. Karacabey’in bu değerli eleştirisi, Kırım dergisinin 25. sayısında aynen iktibas edilerek yayınlanmıştır); Av. Ünsal Aktaş, “Başyazı: Gaspıralı mı? Hiç Önemli Değil!..” Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 1-3; yine aynı derginin aynı sayısında yayınlanan yazılar için bkz. Hablemitoğlu, “Şeriatçıların Atatürk’ten Sonra Yeni Hedefi: Gaspıralı’ya Saldırı” (s. 3-19) ve “Eleştirilere Cevaplar” (s. 32-34); İhsan Yokuş, “Gaspıralı’ya Hakaret” (s. 31). Ayrıca bkz. İrfan Ülkü, “Meğer Gaspıralı da Rus Ajanıymış”, Orta Doğu, 21 Ekim 1998.












Lütfen konuyu yorumlayın!