Kemal’in Askerleri Vahdettin’in Politikacıları (2) - Necip Hablemitoğlu
Evet, dönüş yolunda, Zeugma’ya ve diger antik merkezlere harcadigimiz para, zaman ve de gösterdigimiz ilgi ile aldigimiz sonuçlarin ister istemez muhasebesini yaparsiniz. Toz bulutu içinde bir yandan önünüzü görmeye çalişirken, Albay Reşat Beyin bu ülkenin kurtuluşu ugrunda caniyla gösterdigi duyarliligi takdirle hatirlarsiniz; Çigiltepe’de çadirinda telsizin yanibaşindaki masada şakagindan kanlar sizan hayali gelir gözlerinizin önüne. Sonra, O’na ve O’nunla birlikte bizler için, gelecek nesiller için can veren gencecik şehitlerimizi düşünürsünüz geride toz bulutu içinde göremediginiz şehitlikte kalan. Lanet edersiniz, birakin hatirlamayi, Onlara bir yolu bile çok gören gelmiş geçmiş ilgili yöneticilere!..
Otomobilinizin amortisörü kırıldığında ya da lastiğiniz patladığında anlarsınız ki, Büyük Atatürk’ten sonra Türk Ulusu kendini yönetme iradesini kaybetmiş; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi kaybettirilmiş!.. Türkiye’yi Türk olmayan ya da Türklük bilincinden yoksun, etnik ve dinsel özürlü, son dönem Osmanlı mantığına sahip politikacılar yönetmekte!.. Irkçılığın insanlık suçu olması gereken yeni bir binyılda, en az kendilerini yöneten Batılı devletlerin ırkçıları ölçüsünde Türkiye’ye ve Türk Ulusuna düşman, Türk vatandaşı etnik ırkçıların varlığını hissedersiniz, bunca ihmal edilmişliğin arkasında. Türkiye’yi yönetmeye talip FP’de, MHP’de, DSP’de, CHP’de, DYP’de, ANAP’da ve hiç ayırımsız diğerlerinde ve de en önemli makamlarda, basının köşebaşlarında Vahdettinlerin, Ali Kemallerin, Damat Feritlerin, Dürrizade Abdullahların, Kambur İzzetlerin, Mustafa Paşaların, Suphi Paşaların yaşamakta olan ruhlarını hissedersiniz. Anlarsınız ki etnik bellek kaybolmamıştır. Onlar, bu ülkede sadece Türkler yok diye, neredeyse Türküm demeyi yasaklayarak “Türkiye halkları”, “Türkiye müslümanları” gibi yapay etnik kimlik yapıştırmaya kalkışırlar bizlere. Ve hiç kimse de çıkıp söylemez ki, Türk Ulusuna karşı bu yapılanlar, manevi bir soykırımdır, etnik ırkçılık suçudur diye.
Yarım saatlik bu zorlu yolculukta, hızla düşünecek çok zamanınız vardır. Sorarsınız kendi kendinize, Atatürk’ün, Reşat Bey gibi şehitlerimizin manevi mirasçıları, gerçek Türkler nerede? Osmanlı’dan hiç ders ve ibret almadan, neden bunca hakarete, aşağılanmaya, sömürülmeye ve zillete karşı ses çıkarmamaktadırlar? Oysa biliriz ki, Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı’nda, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yaşamakta. Türkleri, vergisini kuruşuna kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış etmeksizin Güneydoğu’da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş gaziler arasında; Türk Bayrağına sarılı tabutlar içinde baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet dairelerinde sefalete mahkûm bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda bırakılan emekçiler arasında; Türkiye’yi yurt içinde ve yurtdışında yücelten bilim adamları, sporcular arasında; Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan Cumhuriyet aydınları arasında; kısaca yönetenler, sömürenler değil de, yönetilenler, sömürülenler arasında görebilirsiniz…
Yolun sonunda, geride kalan, belki de kimbilir ne zaman bir kere daha ziyaret edeceğiniz bu Şehitliği hatırlamaya çalışırken, ister istemez birileri gözlerinizin önünden adeta resmi geçit yapar: Şevki Yılmaz, Cüneyt Ülsever, Hasan Mezarcı, Gülay Göktürk, Necmeddin Erbakan, Süleyman Demirel ve de aile fotoğrafındakiler, Fethullah Gülen ve hâmisi Bülent Ecevit, Abdullah Öcalan, Etyen Mahçupyan, Taner Akçam, Halil Berktay, Mehmet Ali Birand, Altan kardeşler, Mesut Yılmaz, Halil Bezmen, Nazlı Ilıcak, Haşim Kılıç, Mehmet Eymür ve Yeşil, Abdullah Çatlı, Doğu Ergil, Fehmi Koru, Yılmaz Karakoyunlu, Oya Akgönenç, Merve Kavakçı, Abdurrahman Dilipak, Taha Akyol, Mehmet Ali Ağca, İhsan Doğramacı, Akın Birdal, Mehmet Barlas, Erkan Mumcu, Ali Kalkancı, Sami Selçuk, Müslüm Gündüz, Hüsamettin Özkan, Saidi Nursi, Tansu Çiller, Hüseyin Velioğlu ve daha onbinlerce Türk vatandaşı… Kendinizi tutarsınız, çünkü o toprakların her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmıştır… Asfalta, Ankara’ya doğru çıktığınızda anlarsınız ki, yol daha yeni başlamaktadır… Her türlü etnik ırkçılığa, sahte demokratlığa, sömürüye ve gericiliğe karşı Türk olmanın, Cumhuriyet aydını olmanın inanç ve gururu ile… Türk Ulusu’nun layık olanlarca yönetilmesi, yönetimi ele alması kararlılığı ile…
DİPNOTLAR:
1-Aziz naaşi Sandikli’da defnedilmiş olan Albay Reşat Bey, askeri yaşaminda üstün cesaret ve sevk yetenegiyle çok sayida madalya (mecidi nişanlari, gümüş muharebe, liyakat, tahlisiye, Alman ve Avusturya-Macaristan savaş madalyalari) sahibi olmuştur. Şehadetinin sonrasinda T.B.M.M. kendisi adina ailesine Istiklal Madalyasi takdim etmiştir. Ailesi, soyadi kanununu müteakip “Çigiltepe” soyadini almiştir. Bu mütevazi ama sinirsiz onurlu kahramanin, kendisi gibi mütevazi ve onurlu ailesinin nerede oldugu bilinmemektedir. Oysa ki, Türk Ulusu, bu şehidin geride biraktiklarina şükran ve saygi duygularini bir şekilde ifade etmek zorundadir.2-Çiğiltepe’de 15 dakika gecikme ile kazanılan zaferi ve Türk askerinin inancını, o tarihi anı yaşayarak yaşatan Cenab Ozankan şöyle ifade etmektedir:ÇİĞİL TEPEİnatla dayandı düşman
Yerden bitercesine çoğala, çoğala,
Mermiyle vur,
Dipçikle vur,
Tükenmez gâvur oğlu gâvur.
N’edersin alamadık Çiğiltepe’yi,
Şehit verdik
Yiğit Reşat Beyi,
Tövbe ettik yaşamaya…
Daha gidecek can varmış helâlinden,
Kader bu ya…
Gün ışığında karardı benzimiz
Vıcık vıcık gömleğimiz
Kan akar her damardan.
Sonunda
Söktük hepsini topraktan
Yalın ellerimizle,
Göz yaşimizda parladi Çigiltepe,
Bir nur…
İnanmıştık: Şehitler ile
Mustafa Kemal Paşa
Bizi korur…
3-Avrupa Basınında yer alan ve Güneydoğu bölgesinden açıkça “Kürdistan” olarak bahsedilen haberlerin temel kaynağı, maalesef sadece HADEP’li yerel politikacılar ya da yerel yöneticiler değil. Tıpkı İstanbul Barosu Başkanı ve yönetimi örneği gibi, farklı partilere mensup yerel yöneticiler de bu tür açıklamalarla yakından ilgili. İşte, hem de Türk Basınında yayınlanmış bir haber ve Türk Devletinin vurdumduymazlığı, ilgili kişiyi hala görevde tutan sorumluların sorumsuzluğu: “ILISU BARAJINI İSTEMEYEN BELEDİYE BAŞKANINA SANSÜR: İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Ann Clwyd ile İçişleri eski Bakanı Peter Loyd’un Hasankeyf Belediyesi’ni ziyaretinde ilginç bir olay yaşandı. İngiliz milletvekilleri, yapılacak olan Ilısu Barajı hakkında görüşmek için DYP’li Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen’i makamında ziyaret etti. Barajın yapılmasına Hasankeyf antik kentini sular altına bırakacağı gerekçesiyle karşı çıkan Kusen, düşüncelerini İngiliz milletvekillerine anlatamadı. Çünkü görüşmeye davetli olmadıkları halde ilçe kaymakamı Ahmet Erdoğdu ile ilçe jandarma komutanı da girdi. Belediye Başkanı Kusen bu görüşmede İngiliz milletvekillerinin soruları karşısında sadece yüzeysel bilgiler verdi. İngiliz milletvekilleri görüşme sonunda, belediye başkanının konuya hâkim olmadığını ve kendilerine yeterli bilgi veremediğini söylediler. Ancak, heyet Hasankeyf’den ayrılıp, Batman’a döndüğünde, Belediye Başkanı Kusen heyeti telefonla arayarak, kendisinin “Kaymakam ve jandarma komutanının yanında düşüncelerini açıklayamadığını” belirterek, barajın yapımına belediye başkanı olarak karşı olduğunu, yöre halkının da bu işi istemediğini belirtti (Hürriyet, 16.7.2000)”.
4-Alman jeolog, jeomorfolog ve jeofizikçilerinin ve de istihbaratçılarının arkeolog kimliğinde Osmanlı İmparatorluğu’na ilk geliş tarihi 1889′dur. Bu tarihte İstanbul’a gelen ve daha sonra 1898′de ikinci kez İstanbul’un yanısıra Hayfa, Kudüs, Şam ve Beyrut’u da ziyaret eden Alman İmparatoru II. Wilhelm’in maiyetinde gelen sahte arkeologların faaliyetleri, II. Abdülhamit’in İstihbarat Servisi tarafından da saptanmış; ancak ikili ilişkilerin zedelenmemesi açısından herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır. Daha sonra, ajan arkeologlar, Alman Doğu (Orient) Enstitülerinin yanısıra son dönemde de İstanbul’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü kadrolarında faaliyet göstermeye başlamışlardır. Almanlardan daha çok etkin olan İngiliz ajan arkeologlarının şüphesiz en ünlüsü, T. Edward Lawrence’dir. Lawrence’in Araplarla dikkat çekmeden ilişki kurmasında, arapçasını ilerletmesinde ve bölgeyi tanımasında arkeolog kimliğinin rolü büyük olmuştur. Bugüne kadar Türk topraklarında faaliyet gösteren binlerce ajan arkeolog arasında, özellikle Michael Buch, D. Hogarth, Delbrueck Herzfeld, Gertrude Bell, Manfred Korfmann ve F. Hans Günther başı çekmektedir. Maalesef, bu ajan arkeologların bir teki hakkında bile ne Osmanlı döneminde ve ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde tutuklama, soruşturma ya da sınırdışı işlemi yapılmamıştır. Bu dokunulmazlık, ancak, her iki dönemde de devlete egemen etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir.5-Türkiye’nin değişmez bir arkeoloji politikası oluşturulurken, öncelikle ve acilen alınması gerekli önlemler de hayata geçirilmelidir. İşte birkaç öneri: A) Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma ve MİT bünyesinde birbirleriyle koordineli çalışan “Arkeoloji Şubesi” ihdas edilmelidir. Bu şubeye, mutlaka arkeoloji, antropoloji ve sosyal antropoloji dallarından mezun, yabancı dil bilen uzmanlar istihdam edilmelidir. Arkeoloji Polisi’nin yeralmadığı hiçbir kazıya izin verilmemelidir. Arkeoloji Polisi istemeyen yabancı kazı gruplarına önceden verilmiş izinleri behemahal iptal edilmelidir. Silah taşıma ve kullanma yetkisi olan Arkeoloji Polislerinin sayısı, kazı alanının yer ve büyüklüğünün yanısıra, bölgedeki terör riski ve yerli işbirlikçilerin yaratabileceği tehdit potansiyeli de dikkate alınarak belirlenmelidir. Ajan arkeologların saptanmasından, buluntuların kazı alanı dışına izinsiz çıkarılmasının önlenmesi, hatta kazı makinaları, inşaat kepçeleri kullanarak buluntulara zarar veren yerli-yabancı arkeologların en Dünyanın en sapık faşist söylemcileri arasında yer alan Alman ırkbilimcileri, üstün ve saf Alman ırkının, tarihi Aryenlere dayandığını iddia etmektedirler. Onlara göre, dolikisefal kafatasına sahip Aryenlerin, yani Almanların büyük büyük atalarının (!) varlığı, Anadolu’nun bir Alman vatanı olduğunu ispatlamaktadır. Bu sapık söyleme -ki teori bile denemez- göre, Hititler de Aryenlerden gelmektedir. “Aryen Nesi”ler Ankara’nın, “Aryen Pala”lar Çorum-Afyon arasının, “Aryen Selukid”ler de Zeugma’nın asıl sahipleridir. İşin ilginç tarafı, Kürtler ve Urartuların devamı (!) Ermenilerin de Aryenlere dayandığını iddia eden Prof.Dr. Jörg Wagner, F. Hans Günther gibi Alman arkeologlar (!), kendilerinin daha farklı olarak Aryenlerin en saf ve asil boyundan geldiklerine inanmaktadırlar. Böylece, Türkiye’deki “47 ayrı etnik halk”ın mevcudiyetini ispatlama gayreti içine giren Almanya, PKK’ya verdiği desteğin meşruluğunu ırk akrabalığı ile sağlama almaktadır. Ne var ki, küçük mü küçük bir ayrıntı, dikkatlerden kaçmaktadır: Teoriye göre, Aryen ırkı, uzun kafalı, uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın bir tipolojiye sahiptir. Simsiyah saçlı, kara gözlü Ermenilerle, benzer tipolojiye sahip Kürtler arasındaki birliktelik, ideal Aryen tipolojisine hiç mi hiç uymamaktadır. Bu tuhaf Alman söylemcilerine göre, Osmanlı Devleti’nin kurucularından Orhan Gazi de Aryen ırkına sahiptir (mavi gözlü, sarışın, uzun kafalı ve uzun boylu) ama ne hikmetse dedesi, babası, kardeşleri ve de çocukları brakisefal kafatasına sahip Türklerdir. Bu söylemciler arasında yer alan Manfred Korfmann, bizzat geliştirdiği tezi (!) ile Yunan faşisti arkeologları bile çileden çıkaracak varsayımlarda bulunmaktadır. Ona göre, Truva uygarlığının Helen uygarlığı ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Troya uygarlığı, özgün bir Aryen uygarlığıdır ve buna göre Anadolu, Avrupa’nın ayrılık kabul etmez bir etnik uzantısıdır (tabii ki işgalci (!) Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir parçasıdır). Bu iddialar sonucu, Alman nazilerinin gözünde, Türkiye “arka bahçe” olmaktan çıkmış, büyük Alman evinin bir “zimmer”i olmuştur…6-gellenmesi, Polis Arkeologların asli görevleri arasında yeralmalıdır. Kazı izinlerinin verilmesinde, yurda girişi yasaklanacak arkeologların saptanmasında, istihbarat kuruluşlarının Arkeoloji Şubeleri’nin onayı mutlaka aranmalıdır. B) İstanbul’daki Fransız İstihbarat Örgütü DGSE ile bağlantılı faaliyet sürdüren Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Alman Dış İbtihbarat Örgütü BND ile bağlantılı faaliyet sürdüren merkezi Beyrut’taki “Morgenlaendische Gesellschaft’a bağlı Orient Enstitüsünün İstanbul Şubesi öncelikle kapatılmalıdır. Fransa’da ya da Almanya’da MEB’na bağlı ilkokullara bile izin vermeyen bu iki devletin itirazları, “Mütekabiliyet (Karşılılık) İlkesi” çerçevesinde bertaraf edilmelidir. Aynı şekilde, Alman Vakıflarının tümünün Türkiye Temsilcilikleri başta Türk solunu ve şeriatçı kesimini kontrol altında tutmakla yükümlü Konrad Adenauer Vakfı olmak üzere acilen kapatılmalıdır. Keza, Türk Devletinin en gizli olması gereken makamlarına ve hatta sosyal-dinsel-etnik istihbarat sağlama çerçevesinde köylere kadar inen, Türk NGO’larını yönlendirmeye çalışan Frederich Ebert Vakfı, yerel yönetimlerde işbirlikçi sağlamayı amaçlayan Frederich Naumann Vakfı, etki ajanı konumundaki Türk kuruluşlarını organize edip yönlendiren Heinrich Böll Vakfı, siyasal kürtçülere lojistik destek sağlayan “Alman Bilim ve Politika Vakfı”, temsilciliği olmamasına rağmen Almanya sempatizanı etki ajanlarını bulmak ve yetiştirmekle yükümlendirilmiş Robert Bosch Vakfı, Türkiye’deki her türlü etkinliklerine kesinlikle izin verilmemesi (yasaklanması) gerekli olan Alman kuruluşlarının içine dahil edilmelidir. Mutlaka ve mutlaka sınırdışı edilmesi ve bir daha asla Türkiye’ye giriş yapmalarına izin verilmemesi gereken Alman ajan arkeologları, gazetecileri, sözde vakıf uzmanları ve temsilcileri ile misyonerleri arasına şu isimler dahil edilmelidir: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün Müdürü Prof.Dr. Paul Dumont ve Enstitü kadrosundaki tüm uzmanlar, başta Dr. Wulf Schönbohm olmak üzere tüm Alman vakıf temsilci ve uzmanları, askeri istihbarat uzmanı general Jörg Schönbohm, Türkiye karşıtı tüm araştırmaların finansmanını sağlayan -ki bu kapsamda CNN muhabiri Kemal Can, Samanyolu TV’den Etyen Mahçupyan, Birikim Dergisi Tanıl Bora, Tansu Çiller’in eski danışmanı Şükrü Karaca, gibi kişilere telif adı altında teşvik bedelleri ödendiği bilinmektedir- ve Alman arkeologlarının Türkiye’deki tüm koordinasyonunu gerçekleştiren Orient Enstitüsü İstanbul Şubesi Müdürü Dr. Günter Seufert, yardımcısı Christopher Kubaseck, Alman Denizaşırı Enstitüsü içinde faaliyet gösteren Alman Doğu Enstitüsü’nün Başkanı Udo Steinbach, Alevi ve Kürt uzmanı Heidi Wedel, gazeteci Horst Bacia, Rainer Hermann, Prof.Dr. Jörg Wagner, Prof.Dr. Manfred Korfmann ve daha yüzlerce Türk düşmanı- ırkçı Alman BND ajanı… Hiç şüphesiz bunların sınırdışı edilip bir daha ülkeye sokulmaması, Türkiye’ye olumsuz müdahale sürecini durdurmaz, sadece geciktirir. Bu itibarla, Alman istihbaratçıların ve ajan arkeologların geçici olarak gözden kayboldukları Alanya’daki yüzlerce BND “safe-house”unun saptanması ve bağlantılı Alman görevlilerinin de deşifre edilmesi gerekir (halen önemli bir kısmı Alanya’da olmak üzere Akdeniz ve Ege kıyılarında 100.000′e yakın Alman vatandaşı sürekli ikamet etmektedir). C) İtalyan arkeologlarının koordinasyonunu üstlenen “Centro di Conservazione Archaeological” grubu ile ABD’li arkeologları temsil eden “Oxford Archaeological Unit” ve de İngiliz arkeologları temsil eden doğrudan MI6, görüntü olarak da “British Council” ile bağlantılı grupların Zeugma, Hasankeyf başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki, Karadeniz ve hatta Orta Anadolu’daki kazı izinleri tümüyle iptal edilmelidir. Kazı izinlerinin sadece etnik ve mezhepsel açıdan risk taşımayan bölgelere kaydırılması şarttır. Burada da, Türkçenin yanısıra, kürtçe, lazca, gürcüce gibi yerel dilleri bildiği anlaşılan ve de halkla sıkı ilişkiler içine giren yabancı arkeologların çalışma izinlerinin derhal iptali ile sınırdışı edilmeleri cihetine gidilmelidir. D) BND’nin arkeologlarını yetiştirdiği Tübingen Üniversitesi ile Türk Üniversitelerinin Arkeoloji Bölümleri arasında mevcut her türlü ilişki kesinlikle sonlandırılmalıdır. E) Zeugma, Hasankeyf, Fırtına Vadisi, Kargamış, Munzur gibi hedef bölgelere giden ajan arkeologlar, gerek mülki yöneticileri ve gerekse kolluk kuvvetleri tarafından derhal tecrit edilerek gereği yapılmalı; tarifeli uçak listelerinin yanısıra, bölgeye sefer yapan ve yabancılar tarafından kiralanan uçak ve helikopterlerin bildirimleri de günlük kontrolden geçirilmelidir. Diyarbakır, Batman, Gaziantep, Trabzon gibi şehirlerimizdeki otel kayıtları da sürekli kontrol altında tutulmalıdır. Tüm bu önlemler, yasakçı bir devletin yaptırımları olarak değil; özgür ve bağımsız kalmak isteyen, parçalanmak istemeyen bir ulus-devletin kendini savunma mekanizması içinde ve kontr-espiyonaj faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir. Ölçüt, isteyen Türk arkeologlarının Almanya’da, ABD’nde, İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da kazı yapmak istemeleri durumunda önlerine çıkarılacak yasaklar, sınırlamalar ve formalitelerdir. Türkiye, her önüne gelen servis ajanının dilediği yerde, dilediği ekip ve ekipmanla kontrolsüz kazı yapacağı, arada ajitasyon ve espiyonaj faaliyeti yürüteceği bir “yol geçen hanı” konumunda olmamalıdır. Gerçek bilim adamı olan yabancı arkeologlar, hiç şüphesiz bu kapsam dışındadırlar ve de saygıya lâyıktırlar. Önerdiklerimiz, bu bağlamda demokratik ülkelerde yürürlükteki prosedüre uygundur ve hatta eksiktir…
İletişim: hablemit@ada.net.trBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır













bence bu sanlı padısahlara ajan denmesı cok yanlıs kı o vahdettın ıngıltereye surgun edılecekken parmagındakı padısahlık yuzugunu bırakıor ve bu vatanın ve mılletın malıdır dıyerek onu o yere goturmuyor. sıze soyleyeceklerım bu kadar :.
Lütfen konuyu yorumlayın!