Atatürk Mandaya Karşı Çıktı - Alev Coşkun | Diyarbakır ADD
Anasayfa » Kemalizm

Atatürk Mandaya Karşı Çıktı - Alev Coşkun

13 Ekim 2008 228 defa okundu Yorum Yok

Bugün ülkemizi yönetenler önemli kararlar almadan önce muhakkak Washington’a danışıyorlar. Birçok konuda karar alırken Bürüksel ne der diye düşünüyorlar…

Terörün en yoğunlaştığı bir sırada, “Sınır ötesi harekât için izin gereklidir, hemen verilmelidir” biçimindeki tüm taleplere karşın, iktidarın başı Erdoğan, “Önümüzdeki ay Amerika’ya gideceğim, bir danışayım sonra karar veririz” diyebiliyor. Birçok yazar, bu tutumun manda yönetimini çağrıştırdığını yazdı.

Bugün de kimi edebiyatçılarımız, “Türklerin kendi başlarına adam olamayacaklarına” ilişkin

fikirleri tazeliyorlar. ABD de zaten, “Dinci-İslamcı” AKP aracılığıyla Türkiye’nin adeta tepesine çökmüş, bir bakıma “mandaterliğini” gerçekleştirmiş durumda.

ABD Büyükelçisi Wilson , geçen aylarda kendi konutunda birçok kişiyi yemeğe davet ederek “çok hassas” konularda onların görüşlerini almaya kalkıştı.

Adeta ünlü edebiyatçı Halide Edip ‘in 10 Ağustos 1919 tarihli mektubunda dediği gibi… Halide Edip ne diyordu:

“Biz İstanbul’da kendimiz için.. Amerikan mandasını ehveni şer olarak görüyoruz.

Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir (yetenekli) asri (modern) bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor.

15-20 sene zahmet çektikten sonra yeni bir Türkiye ve her ferdi (kişisi) tahsilli, zihniyeti ile hakiki istiklali (bağımsızlığı) kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi ancak ‘Yeni Dünya’ nın (Amerika’nın) kabiliyeti vücuda getirebilir.”

‘TÜRKİYE’YE MANDA OLMAK İSTİYOR’

Halide Edip mektubunu şöyle sürdürüyordu:

“Amerika da tabii mahzursuz (sakıncasız) değildir…

İzzetinefsimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz…”

“… Amerika’nın fikri, hafi (gizli, örtülü) olarak şudur: Türkiye’yi olduğu gibi hiçbir parçaya ayırmamak, eski sınırları içinde vahdet (birlik) içinde muhafaza etmek şartıyla umumi ve bir tek manda almak istiyorlar.”

Sanki, Halide Edip 86 yıl önce bugünleri görmüş, onun için “Amerikan mandası” istemiş gibi…

Bu nedenle yakın tarihimizde epeyce tartışma yaratmış olan “manda” konusuna değinmekte yarar var.

Mandacılık nedir? Ulusal Bağımsızlık Savaşı sırasında “manda” fikrini kimler desteklemişti?

Mustafa Kemal Atatürk ‘ün bu konuda tavrı nedir? Bugünlerde bunlara kısaca bakmakta yarar var.

Wilson ilkeleri manda yandaşlarını cesaretlend irdi

Princeton Üniversitesi’nde siyaset bilimleri profesörü olan Woodrow Wilson 1912 ve arkasından 1916 yıllarında iki kez ABD Başkanlığı’na seçildi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında kendisine göre sürekli barışı sağlamak amacıyla ünlü 14 maddelik ilkelerini açıkladı (8 Ocak 1918).

Bu ilkeler “gizli diplomasinin kalkması ve silahlanmanın azaltılması, denizlerin mutlak serbestliğinin sağlanması, sömürgeleştirilmiş halkların bağımsızlığa kavuşturulması, Cemiyet-i Akvam’ın (Milletler Cemiyeti) kurulması…” gibi konuları kapsamaktadır. O günlerde bu öneriler kulağa çok hoş geliyordu… Bu ilkelerin ortaya çıkması sonucu manda ve mandaterlik kavramları gelişti ve tanımları ortaya çıktı.

Uluslararası hukuk literatüründe manda, “Kendilerini yönetebilecek derecede örgütlenme düzeyine erişmemiş ülke ya da sömürgelere uygulanan rejim” olarak tanımlandı.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı’nın ve Almanya’nın kimi toprakları ile Afrika’daki kimi sömürge bölgeleri üzerindeki yönetim yetkilerinin, Milletler Cemiyeti’nin belirlediği koşullar çerçevesinde, cemiyete üye devletlerden birisi tarafından kullanılmasına dayanan bir yönetim biçimi olarak belirginleşti. Buna göre “mandater” sıfatını taşıyan devletler, Milletler Cemiyeti’yle yapacakları anlaşmalarda öngörülen koşullar çerçevesinde bağımsız bir yeni devletin koşullarını hazırlamak üzere belirtilen ülkelerde vesayet (korumacı) görevini yerine getireceklerdi. Bu ülkeler kendi kendilerini yönetebilecekleri olgunluğa erişecekleri aşamaya ulaşıncaya kadar yönetimlerine bir mandaterin öneri ve yardımları yol gösterici olacaktı.

Kurtuluşu ABD’de buldular

***

** İstanbul’da aralık 1918 başlarında kurulan Wilson Prensipleri Derneği doğal karşılandı. Karşı çıkan olmadı, aksine onay gördü. Çok ilginçtir ki, Wilson Prensipleri Derneği’ne basında sadece Atatürk’ün ortak olduğu Minber gazetesi hemen karşı çıktı.

O smanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nda yenilmesi ve vatan topraklarının parça parça işgal edilmesi talepleri karşısında, Türkiye’nin varlığının güçlü bir devletin koruması altında yürütülmesi gerektiğine inananlar vardı. Bu kişiler Türkiye’nin ABD gibi ekonomik yönden güçlü bir ülkenin mandası altında varlığını koruyabileceğine inanıyorlardı.

Öncelikle, ABD Başkanı Wilson’un 14. ilkesine dayanarak ve “Türklerin çoğunlukta oldukları topraklarda bağımsız bir Türk devletinin kurulmasının uygun olduğunu” düşünerek, 4 Aralık 1918′de Mondros Ateşkesi’nden bir ay sonra İstanbul’da Wilson Prensipleri Cemiyeti kuruldu.

Wilson Prensipleri’ nin uyandırdığı umutla Wilson Prensipleri Cemiyeti kurmak fikrinin, edebiyatçı ve Üsküdar Amerikan Koleji mezunlarından Halide Edip Hanımdan kaynaklandığı, aynı cemiyetin üyesi Ahmet Emin Yalman ve ünlü araştırmacı Gotthard Jaeschke tarafından belirtilmiştir . (1)

‘DOĞU ANADOLU KARŞI ÇIKTI’

Halide Edip (Adıvar) daha sonra Wilson Prensipleri Cemiyeti hakkında şunları yazmıştı:

“Bütün dünyada kuvvetli bir te’sir yapan ve yenilmiş milletlere bir az umud veren Wilson Prensipleri, bizi de büyük çapta etkiledi ve İstanbul’da Wilson Prensipleri Cemiyeti, tanınmış yazarlar ve avukatlar tarafından kuruldu. Galiplerin, yenilen milletlere hiçbir ta’viz vermeyecekleri seziliyordu. Taksim faciasına uğrayan Türkiye, tabii olarak, dikkatini Wilson gibi hiçbir ülkeye göz dikmeyen adamın tarafına çevirdi. Gazete temsilcileri, Vakit Matbaası’nda toplanarak… Başkan Wilson’a bir ‘muhtıra’ göndermeye karar verdiler. Bu muhtıranın esası, Amerika’nın Türkiye’ye önce belirli bir zaman için barış te’min etmesi, yani saldırıdan korunmasını sağlaması, aynı zamanda, Türkiye’ye iktisadi yardımda bulunması, bu yıllar içinde Türkiye’ye uzmanlar göndererek yeni bir rejim kurması ve iç kalkınmayı sağlamasından ibaretti. Cemiyet 1918 yılı Kasım ayında kuruldu. iki ay içinde de ortadan kalktı. Çünkü, Doğu Anadolu, ta başından beri bunun aleyhindeydi.”(2)

DERNEĞİN KURUCULARI

Wilson Prensipleri Derneği’nin kurucularının en başında Halide Edip’le birlikte yine Amerikan eğitimli Ahmet Emin Yalman gelir. Diğer kurucular arasında gazeteciler Dr. Celal Muhtar, Velid Ebüzziya, Ali Kemal, Refik Halid (Karay); Yunus Nadi, Necmettin Sadak gibi ünlü isimler vardı.

Kurucular 5 Aralık 1918′de Başkan Wilson’a Amerikan mandası için istekte bulunan bir mektup yazdılar ve bu mektupta, “azınlıkların haklarının güvence altına alınmasını, önemli bakanlıklara birer Amerikalı müsteşar atanmasını, bir Amerikalı Baş Müsteşar başkanlığında müsteşarlar kurulu oluşturulmasını, polis ve jandarmanın bir ABD’li genel müfettişe bağlanmasını” istediler. (3) Bu mektupta ülke insanlarının siyasi rüşte (olgunluğa) erişmediklerinden yola çıkılıyordu. Siyasi rüşte erişilene kadar 15 - 25 yıl bir Amerikan mandası isteniyordu…

ATATÜRK’ÜN MİNBER GAZETESİ’NDE MANDA İÇİN YAPTIĞI YORUM

‘Temelsiz bir bina’

Ü lkenin ve ulusun içinde bulunduğu çok zor koşullar ve feci durum karşısında hemen her yerde kimi yurtseverler kurtuluş çareleri düşünüyorlardı.

Bu nedenle İstanbul’da aralık 1918 başlarında kurulan Wilson Prensipleri Derneği doğal karşılandı. Karşı çıkan olmadı, aksine onay gördü. Çok ilginçtir ki, Wilson Prensipleri Derneği’ne basında sadece Atatürk’ün ortak olduğu Minber gazetesi hemen karşı çıktı. 7 Aralık 1918 günü Minber ‘de yayımlanan başyazı ilginçtir.

Minber ‘in Wilson Prensipleri Derneği’ne sert bir dille çatan baş yazısı; “Temelsiz bir bina: Wilson Prensipleri Derneği” başlığını taşıyordu.

Yazının başlığı zaten içeriğini de anlatmaya yeterliydi.

İki gün sonra 9 Aralık 1918 günkü sayısında Minber, Amerikan mandası düşüncesini tekrar ele alıyor, bu düşünceye karşı çıkıyor, manda yaklaşımı yerine ileri devletlerin her birinden ayrı ayrı yararlanılması düşüncesini savunuyor ve “Avrupa rekabeti karşısında ABD’ye iltica doğru mudur?” diye soruyordu.

Mustafa Kemal’in ortak olduğu ve yönlendirdiği Minber ‘in İstanbul’da tek başına Wilson Prensipleri Derneği’ ne ve Amerikan mandası yaklaşımına karşı çıkışı o günkü koşullarda son derece önemlidir ve bu karşıt yazıları da özetlemekte yarar vardır.

Minber, Wilson Prensipleri Cemiyeti’ne karşı çıkan yazısında (7 Aralık 1918), “galiplerin bir olup bittisi karşısında ancak ulusal vicdandan doğmuş taleplerle karşı çıkılabileceğini, bunu sağlamak için barış şartlarının belirleneceği komisyonda, basından, mebuslardan ve milletin mütefekkirlerinden (düşünür) temsilciler bulunması gerektiğini” öne sürüyordu.

9 Aralık 1918′de yayımlanan “Avrupa Rekabeti Karşısında Amerika’ya İltica Doğru mudur?” başlığını taşıyan imzasız başyazıda şunlar ortaya atılıyordu.

**ABD’nin Uzakdoğu’da büyük ekonomik çıkarları vardır.

** ABD savaşın bütün nimetlerini tekeline alamayacağına göre, oradaki büyük çıkarlarını bırakıp “Türkiye’nin kendine sağlayacağı yararlar” ile yetinemez.

** Ekonomik çıkarlardan ya da “mülkümüzden” yapılacak herhangi bir özveriye karşılık öte yandan ödün istemekte “bir dakika” gecikmez.

** Siyasal denge sayesinde yaşayacak hükümetler, özellikle “böyle karışık zamanlarda” hiçbir yana eğilim gösteremezler.

** Bu nedenle, ülkenin güçlerini işletmek ve yönetimini düzeltmek için ileri ülkelerden “ayrı ayrı yararlanılmalıdır”.

Ulusalcılar büyük önderin yanında

W ilson Prensipleri Derneği’nde, bir yandan Akşam’dan Necmettin Sadak ve Yenigün’den Yunus Nadi gibi ulusalcı ve Kuvayı Milliyeciler, öte yandan Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerin beraberce yer alması bugün şaşkınlıkla karşılanabilir. Ancak, günün koşulları unutulmamalıdır. Bu cemiyetin kuruluşu 1918 Aralık ayının başıdır. İstanbul fiilen işgal edilmiş, ne bir kurtuluş umudu, ne de yol gösteren var… Ancak, zaman içinde her şey yerine oturdu. Zaten daha sonra özellikle Yunus Nadi bu düşünceye karşıt olarak Anadolu’ya geçti, Yeni Gün adlı gazetesini Ankara’da çıkardı ve ilk Meclis’te İzmir Milletvekili olarak görev yaptı. Asıl şaşkınlık Mustafa Kemal’in tutum ve davranışında aranmalıdır. Çünkü bu kadar ünlü kişinin kurduğu bir dernek ortada. Umutsuzluk ve kurtuluş için ufukta hiçbir belirti görünmüyor, ama Mustafa Kemal bu manda düşüncesine şiddetle karşı çıkıyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçtikten sonra Amasya Bildirgesi’nden başlayarak Erzurum ve Sıvas kongrelerinde tam bağımsız bir Türkiye hedefi için çalışmaları dikkate alınırsa bağımsızlık düşüncesinin Mustafa Kemal’de nasıl köklü olduğu anlaşılır.Aslında Atatürk Nutuk ‘ta bu ikircikli durumu açıkça anlatmış ve kendisinin uygun gördüğü seçeneği de ortaya koymuştur.

SÖYLEV’DEN

O günlerin birçok aydın kişisini çaresizlik içinde bırakan seçenekleri teker teker ele alarak irdelemişti. Bu çok önemli durum değerlendirmesini Söylev’den aktaracağız.

Genel durumu değerlendirme:

“Düşman devletler Osmanlı Devleti’ne ve ülkesine nesnel ve tinsel (maddi-manevi) yönden saldırmışlar; onu yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, yaşam ve rahatını kurtarabilecek çare aramaktan başka şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan Ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre, kurtuluş çaresi saydıklan yollara başvuruyorlar..

Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaş’ın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun; yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta… Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım.

PADİŞAH’IN HAİNLİĞİ

Ulus ve ordu, Padişah ve Halife’nin hayınlığından haberi olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal.

Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, kuşaktan kuşağa geçen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce yüce Halifeliğin ve Padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve Padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil… Bu inanca aykırı görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın sayılır.. istenmez.

Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya, Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyordu.

Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı: Önce, İtilaf Devletleri’ne karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; (sonra da) Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.

1 oy2 oy3 oy4 oy5 oy (2 kişi oyladı, ortalama: 3.00 5)
Loading ... Loading ...


Lütfen konuyu yorumlayın!

Yorumunuzu aşağıya yazın, ya da geri izleme aracını kendi sitenizden bize linkleyerek verin. Ayrıca yorumlarınızı RSS yoluyla da yapabilirsiniz

Dikkatli dil kullanın, konu içeriğine uygun yazın. Aynı içerikten defalarca gönderimde bulunmayın.

Bu etiketleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorumlarınızda Gravatar görseli kullanmak istiyorsanız lütfen kayıt olun.Gravatar.