21. Yüzyılda Kemalizm (2) - Kaan Öğüt
2- Kemalist Dünya Sistemi Stratejisi
Kemalizm’in dünya için önerdiği sistem; bağımsız ulusal devletlerin uyum ve barış içinde yaşadıkları bir yapıdır. Yeryüzünde emperyalizme, azgelişmişlerin sömürülmesine son verilmesi hem uluslararası barış ortamının hem de ulus içinde sınıflar arası denge ve barışın sağlanmasının ön koşuludur. Emperyalizme son verilmesi halinde en önemli dayanağını yitiren kapitalist sistemin de yaşaması mümkün değildir. İlk aşamada bir düşünce egzersizi düzeyinde olsa da kapitalizm sonrası dünya üzerine planlamalarımızı şimdiden yapmalıyız.
Kemalist ideolojinin önerdiği ekonomik sistem kapitalizmin ve sosyalizmin ekonomik modellerine bir alternatif bir üçüncü yoldur. Özellikle de azgelişmiş ülkeler için dengeli sömürüsüz bir ulusal kalkınma modelidir. Burada düşülen yanlış anti kapitalist olmak için sosyalist olmak gerektiği saplantısında ısrar etmektir. Kemalistler antikapitalistlerdir ama Kemalist ekonomik model sosyalist modelden çok daha gerçekçi ve iyi olduğu için sosyalist de değillerdir.
Kemalist devrim kapitalist sistemin hem kendi arasındaki savaşlarla sarsıldığı hem de ekonomik bir bunalıma sürüklendiği bir dönemde hayata geçirildi. Sistemin bu durumu hem Türkiye’de hem de SSCB’de devrimlerin yapılmasını kolaylaştırdı. Bu iki devrim ve daha sonra başta Çin pek çok azgelişmiş dünya ülkesindeki bağımsızlık mücadeleleri de bir anlamda bu bunalımın derinleşmesine katkı verdiler. Bu dönemin ardından emperyalizm bu defa askeri olarak değil, ama ekonomik olarak, siyasal bağımsızlığını kazanmış bu ülkeleri yeniden sömürgeler haline getirdi. İşte bugün küreselleşme emperyalizmin yeni bir şekli olarak gündemdedir.
Son yıllardaki gelişmeler analiz edildiğinde kapitalist sistemin yeni bir ekonomik bunalıma girebileceği görülüyor. Üstelik bu defa doğal kaynakların ve doğanın da kapitalizmin gelişmesini sınırlaması söz konusu. Bloklar arası ekonomik savaşların artması yanında Japonya’nın dahi fazla üretimden doğan krizlerle karşılaşması olası. Üstelik dünya ekonomisinin merkezinin kaydığı Asya’da ve 21. yüzyılın stratejik bölgesi olacak Avrasya’da bir anlamda emperyalist ABD ve AB’ye karşı, üstelik kültürel anlamda da Avrupamerkezli düşünceleri reddeden akımlar yükseliyor. Çin ve Rusya Avrasya’da Batı egemenliğine karşı bir bloklaşmanın temellerini atıyorlar. Bu tavır Çin ve Rus emperyalizmlerini görmeye engel olmamalıdır ama küreselleştiği iddia edilen sistemde emperyalizme karşı koyuş potansiyelleri de iyi değerlendirilmelidir..
Bu göstergeler kapitalizmin yeni üstelik öncekilerden daha ağır bir bunalıma girebileceğinin işaretlerini verse de görmemiz gereken başka noktalar da var. Birincisi: Kapitalist sistem şimdiye kadar içine düştüğü tüm bunalımlardan, bunun faturasını azgelişmişlere çıkarak kurtulmayı becermiştir. Yine bununla bağlantılı olarak sanayi devriminden beri kapitalistler teknoloji alanındaki büyük güçleri ile bunalımların üstesinden gelebilmişlerdir. Azgelişmiş ülkelerin 70′lerden beri yoğun olarak borçlandırılmaları uluslararası sermayenin elinde çok büyük bir kozdur. Borçlarını ödeyebilmek için yeni borçlara ihtiyacı olan ülkelerin eli kolu bağlanmıştır. İşin en önemli yanı da şudur. ABD; gerekirse her türlü ekonomik problemini askeri yöntemlerle çözebileceği bir yüzyıla girdiğimizin sinyallerini vermiştir. Borçlarını ödemek istemeyen azgelişmiş bir ülkenin ABD uçakları tarafından bombalanması uzak bir ihtimal değildir.
Yani kapitalist sistemin bir bunalıma düşme olasılığının karşısında, bilimkurgu filmlerindekine benzer, zenginlerin büyük cam kubbeler içinde kirlilikten, sorunlardan uzak yaşadıkları; ama fakirlerin bunun dışında kalarak hastalık radyasyon ve oksijensizlikten öldükleri belki kasıtlı olarak öldürüldükleri bir dünya da olasılıklar dahilindedir.
Bütün bunlar emperyalizme artık ulusal bir karşı koyuşun yeterli olmayacağını göstermektedir. Burada çözüm Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu bağımsız ulusal devletlerin barış içinde emperyalizme karşı işbirliğidir .
Başta Balkan ve Sadabat Paktları gibi bölgesel dayanışma yapıları yaratmalı daha sonra da bu işbirliğini diğer sömürülen ülkelere yaymanın yollarını aramalıyız. Bugün azgelişmişlerin borçlarını ödememeleri gibi radikal karşı çıkışlar ancak biraraya gelirlerse söz konusu olabilir.
Dikkat edilirse Huntington’un medeniyetler çatışması tezi de Batı emperyalizmi karşısında kurulabilecek böyle bir cepheyi parçalamaya yöneliktir. Üstelik bu planlar yalnızca kâğıt üzerinde kalmıyor. Pentagon’da Türkiye’yi Yunanistan ve İran ile savaştırma senaryolarına benzer senaryolar bütün azgelişmişler için yazılıyor. Huntington’un birbirleriyle savaşacaklarını söylediği Konfüçyizm, Budizm, İslam ve belki de Ortodoks dünyası, Avrupamerkezli Batı dünyası karşısında birleşebilirlerse dünya gerçekten de değişebilir. İşte Kemalistler Türkiye’nin coğrafi konumu sayesinde bu büyük antiemperyalist uzlaşmaya katkı sağlayabilirler.
İşte bu noktada; Kemalist laiklik ve Kemalist ulusçuluk (milliyetçilik) tanımlamalarının da bütün bu bölge için önemli kavramlar olduğunu ve yine Kemalist ulusal devlet modelinin de bölge için büyük önem taşıdığını görüyoruz. Dikkat edilirse emperyalizm Yugoslavya ve SSCB’nin federatif sınıf devletlerini, Irak’ın feodal devletini parçaladı. Bu coğrafyada her şeye rağmen varlığını sürdüren ve bugün emperyalizmin bölgede kendisine engel olarak gördüğü tek yapı Kemalist ulusal devlet modelidir.
Bölgede, bağımsız ulusal devletlerin işbirliğine gitmeleri en gerçekçi yoldur. Böyle bir antiemperyalist blok oluşturulurken milliyetçilik vazgeçilmez bir unsurdur. Ama buradaki milliyetçilik azgelişmişlerin emperyalistlere karşı geliştireceği bir milliyetçilik olmak durumundadır. Teorik olarak Kemalist ulusçuluk anlayışında zaten bu bilinç fazlasıyla vardır. Ama pratikte milliyetçiliğin Rusya, Çin ve hatta İran ile ilişkilerde problemler yaratabileceği de ortadadır. Üstelik Rusya ve Çin’in sosyalizmlerinde dahi, Türkleri ezdikleri, özellikle SSCB döneminde Ruslar’ın ayrımcı, ırkçı tutumlarını özellikle de Türklere karşı sergiledikleri bizzat Sultan Galiyev gibi devrimciler tarafından da dile getirilmiştir. Burada ince bir çizgi söz konusudur. Türkçe konuşan dünya ile güçlü kültürel ve ekonomik ilişkiler kurmak doğrudur. Ama Batı emperyalizmine karşı Rusya, Çin ve hatta İran ile aynı tarafta bulunduğumuzu da görmek zorundayız. Emperyalizmin bizi ve bu ülkeleri birbirine düşürüp dünyanın bu en zengin doğal kaynaklarına sahip bölgesini sömürmek istediğini görmek ve bu ülkelere de göstermek zorundayız. Avrasya’da antiemperyalist ve sömürülenlerin dayanışmasına açık bir milliyetçilik anlayışından doğacak bir ulusalcılık anlayışı ve bu anlayışın üzerinde yapılandırılacak ulusal devletlerin işbirliği hedeflenmelidir.
Bölgede ikinci önemli argüman dindir. Din azgelişmiş ülkelerde antiemperyalist söylemde önemli bir yer tutar. Buna rağmen köktendinci tepkiler ikili bir yapıya sahiptir. Bir yandan söylemlerinde Batı karşıtlığıyla hatta kimi zaman antiemperyalist bir tavırla kitleleri etkilerken, bir yandan da varolan ve genelde 20. yüzyılın ulusal bağımsızlık savaşları sonunda kurulmuş rejimleri ve sistemleri yıkmak için emperyalist güçlerin desteğini alırlar. Hatta emperyalizmin maşalığına soyunurlar. Burada görülmesi gereken bir nokta da Meksika’dan, Cezayir’e, Mısır’dan, Türkiye’ye laik ulusalcı olarak kurulmuş rejimlerin kalkınmayı ve sömürünün olmadığı toplumlar yaratmayı tam anlamıyla başaramamış olduklarıdır. Türkiye örneğinden yola çıkarsak biz haklı olarak, rahatlıkla daha 1938′de Mustafa Kemal’in çizgisinden uzaklaşıldığını, 1950′den sonra gelen iktidarların Türkiye’yi bu duruma getirdiklerini söyleyesek de. Köktendinciler bütün bunların suçunu bizim üzerimize atmaktadırlar. Çünkü gerçekten de tarihimizdeki kırılma noktası 1923′tür ve Kemalistler Cumhuriyet’in kurucuları olarak bu yüzden bir anlamda Cumhuriyet döneminin tüm yanlışlarını üstlenmek durumunda kalmaktadırlar. Ne yazık ki köktendincilerin bu propagandası oldukça taraftar toplamaktadır. İşte Türkiye’de Kemalistlerin en büyük çıkmazlarından biri de budur. Potansiyel olarak ulusalcı olabilecek pek çok genç ekonomik nedenlerin de zorlamasıyla köktendinci kampta yer almaktadır. Bu gençleri kazanmayı hedeflemeyen bir Kemalist hareket başarılı olamaz, çünkü bunlar laiklik dışında Kemalizm’in hiçbir ilkesine sahip çıkmayan disko bar gençliğinden daha önemli bir kitledir. Bu yüzden köktendinci siyasal hareketlere karşı en ciddi mücadeleleri verirken onların etkiledikleri kitleleri kazanmaya çalışmalıyız. Bütün bunların yanı sıra insanın evrimleşmesi sağlanmadan ve yerine felsefi boyutu güçlü yeni bir öğreti konulmadıkça dinin sosyal boyutunun da gözardı edilemeyeceğini görmeliyiz.
Kemalistlerin düşmemesi gereken yanılgılardan en önemlisi şudur. Dinin toplumsal rolünü kabul etmek asla radikal islamın karşısında ılımlı islama destek vermek değildir. Ilımlı İslamcılık anlayışı aynen federasyon tezleri gibi Batı’nın Türkiye üzerine uyguladığı Sevr planlarının bir parçasıdır. Bu iki kavramın sözde demokrasi söylemleri ile birlikte Özal döneminde tartışılmaya başlandığı unutulmamalıdır. Ilımlı İslam’ın temsilcisi emperyalizmin yeni Dürrizadesi Fetullah Gülen Türkiye Cumhuriyet’i ve Kemalizm için Hizbullahçılardan çok daha tehlikelidir.
Ülkemizde süregelen Araplaştırma çabalarının karşısında, Anadolu Türk Müslümanlığı önemli bir kavramdır. Bektaşilik ve Aleviliğin etkilerinin yanısıra Orta Asya Türk kültürlerine dayanan, bunun yanında Anadolu’nun yerleşik kültürlerinin de mirasını taşıyan, İslam’ın Arap yorumunun yobazlığından uzak, toplumsal dayanışmayı amaçlayan, insan sevgisini temel alan bu İslam yorumu yaşatılmalı ve Türk ulusunu Araplaştırma çabalarına karşı bir mevzi olarak korunmalıdır.
Kemalizm’in milliyetçilik ve din yorumları, ulusçuluk ve laiklik ilkeleri bugün antiemperyalist bir yapı için gerekli teorik çerçeveyi sunmaktadır. Avrasya’da antiemperyalist bir yapı ancak laik bir yapılanma ve ırkçı olmayan bir milliyetçilik ile mümkündür. Tabii burada en az bizim kadar bölgedeki diğer ülkelerin de bu gerçekliği fark etmeleri gerekmektedir. Emperyalistlerin bölgeye müdahaleleri ve bölgenin büyük devletleri arasında kökleri yüzyıllarca önceye giden anlaşmazlıklar Avrasya seçeneğinin zorluklarıdır. Ama stratejiler tarafından dünyanın merkezi olarak adlandırılan bu bölge Balkanlar ve Ortadoğu’ya uzanan etki alanıyla dünyadaki sömürü düzenine alternatif yaratabilecek tek coğrafyadır. Afrika ya da Güney Amerika’nın azgelişmişleri böyle bir potansiyele ne yazık ki sahip değillerdir. Ancak Avrasya’da başlayacak antiemperyalist güçbirliği diğer sömürülen milletlere de ulaşmayı hedeflemelidir.
İşte 21. yüzyılda Kemalistlerin ikinci ve büyük stratejisi, Avrasya’da yapılandırılacak ve ardından diğer azgelişmişlerle de ilişkiye geçecek antiemperyalist bir bloğun oluşumuna katkı vermek, ulusal bağımsızlıkçı, üçüncü dünyacı, laik, eleştirel akılcı ideolojisini bu amaçla bölge ülkelerine yaymaktır. Kemalizm’in ulus devlet modeli de bu coğrafya için örnek olmalıdır.
b) 21. yüzyılda Kemalist Türkiye ve Kemalist Toplum Mühendisliği Projesi
1- 21. yüzyılda Devlet Yapısı
21. yüzyılda Kemalist devletçiliğin yeniden yorumlanması gerekir. Planlayıcı, denetleyici, gerektiğinde ulusal ve toplumsal çıkarları korumak için müdahale edici bir devlet yapısı kurulmak zorundadır. Bunun sağlanması yanında yolsuzlukların da önlenebilmesi için devletin halk tarafından denetlenmesini sağlayacak yapılar da oluşturulmalıdır.
a) Teknik Devlet: Ulusal bir bilgi ağının da kurulmasıyla etkinliği son derece arttırılmış, kırtasiyesi azalmış, yerel birimlerle ilişkisi üst düzeyde, ülke ve dünya ile ilgili tüm verileri elde ederek ve bunların analiziyle, olasılıklara göre sürekli denetlenen ulusal planlar ve geleceğe dönük stratejiler oluşturabilecek, parasal akışın sürekli denetlendiği ve vergilendirilebildiği teknik bir devlet yapısı oluşturulmalıdır. 21. yüzyılın devlet yapılanmasında kesintisiz bilgi akışı, bunların istatistiklerinin tutulması, dünyadaki gelişmelerin incelenmesiyle ileriye dönük tahminler yapılması ve ulusal planlama önemli bir yer tutacaktır. Devletin önemli bir işlevi de doğal ve insan kaynaklarının verimli kullanılmasını sağlamaktır.
b) Ulusal Hedefler Belirlemek, Bunlara Ulaşmak İçin Belirlenecek Stratejiler ve Siyasal Yapılanma: Uzun erimli ulusal hedefleri ve bunlara ulaşmak için gerekli stratejileri belirleyebilecek yetkinlikte ve günlük politikalardan ve siyasilerin baskılarından etkilenmeyecek, özerk ve Anayasa güvencesi altında devlet kuruluşları oluşturulmalıdır. Bilimsel yayınları ile alanlarında yetkin olduğu kanıtlanmış üniversitelerin anabilim dallarındaki öğretim üyelerinin ve meslek odalarının kendi içlerinden belli süreler için seçecekleri teknokratlardan oluşacak bu kuruluşlar; ilgi alanlarına göre bakanlarla birlikte çalışmalı, projeler üretmeliler. Bakanların çalışmalarını, devlet planlama teşkilatı ya da dengi bir kuruluş tarafından belirlenmiş ulusal politikalarla uyumluluğu açısından denetlemeli, gereğinde kamuoyunu ve hukuku harekete geçirebilecek donamıma yasal ve teknik olarak sahip olmalıdır. Bunun yanısıra 1960′dakine benzer ikili bir parlamento yapısı oluşturulması da tartışma gündemine getirilebilir.
Yine meslek odaları, sendikalar, sivil kitle örgütleri, esnaf ve çeşitli halk kesimlerinin katılımıyla oluşturulacak “yerel halk meclisleri”, yerel yönetimlerin denetlenmesi yanında bölgede merkezi yönetim tarafından yapılmak istenen projelerin de denetlenmesini sağlayacaktır. Bu halk meclisleri bölgelerinin ihtiyaçları doğrultusunda gerekli alt yapı ve kamusal projeleri hayata geçirebilmelidirler. Bunun için halk meclisi tarafından bölgesel fonlar oluşturulmalı büyük yatırımlar için devlet bankaları da destek vermelidir.
Türkiye’nin önemli sorunlarından biri politikacıların uzun erimli ulusal politikalar oluşturmak yerine günlük çıkara dayalı siyaset yapmaları dahası bu politikacıların büyük bir kısmının gizli ya da açık olarak Cumhuriyet rejiminin ve Atatürk’ün belirlediği ilkelerin değiştirilmesini savunmalarıdır. Kemalistlerin demokrasi adına bütün bunlara göz yummaları beklenemez. Türkiye Büyük Millet Meclisi bizler için belki de en kutsal yapıdır. Ama bugün orada bulunanlara tam anlamıyla güvenmiyoruz ve bu yüzden de bunun önüne geçecek bir siyasal yapılanmayı oluşturmak zorundayız. Siyasal yapının ve parlamentonun başta Anayasa Mahkemesi, yargı, basın, halk meclisleri, teknokratlar tarafından denetlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ulusal stratejilerin belirlenmesinde önemli bir boşluğu dolduran MGK ‘nın işlevi de bu çerçevede düşünülmelidir.
c) Kemalist Türkiye’nin Anayasa’sı: Bir Anayasa değişikliği ile devletin temel niteliklerinin, sosyal devlet kavramının, KİT’in özerk yapısının, imzalanacak uluslararası anlaşmaların ulusal bağımsızlığımız açısından taşıması zorunlu olan hükümlerin Anayasa’da belirtilmesi gereklidir.
Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri (Misak-ı Milli sınırları içinde ulusal devlet yapısı ve Laik Cumhuriyet rejimi) tartışma dışı bırakılmakla birlikte, örgütlü toplumun önündeki engeller kaldırılmalıdır. Memur ve işçi örgütlenmeleri güçlendirilmelidir. Türkiye’de görülmüştür ki ülke tehlikeye düştüğünde işçi de memur da bunun karşısında yer almaktadır. Sermayenin küreselleştiği bir ortamda işçi sınıfı, ulusal devleti ve ulusal ekonomiyi korumak zorundadır. Devlet yapısının uluslararası sermayenin hizmetine girmesi Türkiye’deki tüm emekçilerin zararına olacaktır. Yani bir anlamda bugün Kemalistlerle işçi sınıfının kaderleri ve amaçları ortaktır. İşçi sınıfının ulusal bağımsızlığın korunması yönünde gelişen tavrı bu yüzden çok önemlidir .
Sendika hareketleri yanında sivil toplum örgütlerinin de güçlenmesi sağlanmalıdır. Sivil toplum örgütlerinin dışardan yönlendirilenleri, Türkiye aleyhine çalışanları mümkün olduğunca denetlenmelidir. Ama örgütlü topluma giden yoldaki engeller de kaldırılmalıdır. Bu Türkiye’de ki hastalıklı cemaat yapısının önüne geçebilmenin tek yoludur.
Bu Anayasa değişikliği için son dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerinin, işçi ve işveren örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle oluşan ulusal uzlaşma ortamı korunmalıdır. Anayasa; ulusal bağımsızlığımızı, ulusal ekonomimizi ve tüm üretici emekçi kesimleri koruyan gerçek anlamda sosyal bir hukuk devletinin tanımını da yapmalıdır.
2- 21. yüzyılda Ekonomi ve Kemalist Devletçilik
a) Kemalist Ekonomi: Kemalizm’in ekonomi anlayışında özel ve kamu mülkiyeti bir arada karma bir ekonomik sistem içinde bütünleşmiştir. Üçüncü yolun ekonomi anlayışında devletin plancı, denetleyici ve halk tarafından denetlenebilir yapısı esastır. Devlet, öncelikle ulusal çıkarları korumanın yanında ulusun tüm üretici kesimlerinden bunlar içinde de emekçi kesimlerden yana tavır koyar. Kemalist devletçiliğin hedefi dengeli kalkınmadır. Ülke içinde oluşan büyük gelir farklılığını ve bölgeler arası ekonomik gelişme farklılığını azaltma, tüm halkın ülkenin gereklerine ve önceliklerine uygun bir plana göre eğitimi, yine tüm halkın sağlık hizmetlerinden yararlanması devletin görevleridir. Sosyal devlet kavramının hayata geçirilmesi esastır. Kemalizm kalkınmanın tüm toplumu dengeli bir şekilde geliştireceği ekonomik yapıyı kurmak zorundadır.
b) Stratejik Öncelik Tarım: Türkiye’nin nüfusunu kendi olanaklarıyla besleyebilmesi 21. Yüzyıl için stratejik bir öncelik olacaktır . Buğday ve et ithal eder duruma düşmemiz kabul edilemez bir durumdur. Tarım alanındaki devrimsel dönüşümün motoru da devlet olacaktır. Küçük çiftçilerin kooperatif temelli yapılanmalarla birleşmeleri sağlanmalı, devletin örgütlenme, bilgi, alt yapı yatırımlarına destek vermelidir. En önemlisi de biyoteknolojinin de kullanıldığı bilimsel yöntemlerin geliştirilmesi ve çiftçinin yararına sunulmasını sağlayacak tarım enstitüleri kurulmalıdır. GAP projesinin sağlıklı bir şekilde hayata geçirilmesi, küçük çiftçinin ve topraksız köylünün tarım kesiminden hayatını kazanmasının sağlanması önemlidir. Kemalist devrimin toprak reformu projesi aynı köy enstitüleri örneğinde olduğu gibi bir eğitim devrimiyle birleştirilmeli, toprak reformuna sahip çıkacak köylü kitlelerinin oluşturulmasıyla birlikte yeniden gündeme getirilmelidir. Türkiye bulunduğu coğrafyanın en verimli topraklarına sahip bir ülke olarak önce kendini sonra da komşu ülkeleri besleyebilecek potansiyelini hayata geçirmelidir.
c) KİT Sistemi Ulusal Bağımsızlık: Ulusal bağımsızlığımızı ilgilendiren ve bunun yanında kamusal hizmet yapan ulusal savunma, enerji, ulaşım, haberleşme, eğitim, sağlık gibi stratejik sektörler devlet mülkiyetinde özerk kuruluşlar olmalıdır. Anayasa’ya KİT’in yabancı sermayeye satılmasını engelleyici hükümler konulmasının yanında; KİT sisteminin belli alanlarının tekelleşmeyi engelleyecek önlemlerin alınması koşuluyla tasarrufların da olumlu değerlendirilmesine hizmet etmek üzere denetlenebilir bir şekilde halka satışı gerçekleştirilmelidir. Bununla birlikte KİT sisteminin yaşatılması, gerektiğinde yenilerinin kurulması esas amaçtır.
KİT sisteminin siyasi kararlardan etkilenmeyeceği özerk bir yapıya kavuşturulması, yüksek teknoloji gerektiren alanlara yönelmesi sağlanmalıdır. Yine, ağır sanayi, madencilik, tarım, petrol ve diğer enerjiler alanlarında da KİT sistemi desteklenmelidir. KİT sisteminin siyasal baskılara açık ve olumsuzluklar doğuran yapısının önüne geçebilmek için gerçek anlamda bir özerkleştirmeye gidilmelidir.
d) Özel Mülkiyet Kolektif Üretim ve Halk Sektörü: Kemalizm’in ekonomi modelinde devletçilik mülkiyetle ilgili bir tavır değil dengeli kalkınmanın aracıdır. Bu yüzden kamu ve özel mülkiyetin birbirlerine önceliği yoktur. Stratejik ve kamusal görevi olan özerk yönetimli KİT’lerin yanında, özel girişim de ulusal çıkarlara aykırı hareket etmediği sürece önemlidir. Bunun yanında halk kesimlerinin ekonomik tabanlı örgütlenmelerine ve kooperatifçilik sistemine dayanan bir halk sektörü de kurulmalıdır. Böylece büyük sermayenin karşısında onun siyasal ağırlığını da dengeleyebilecek bir yapı kurulabilir. Gerçek anlamda demokrasi halkın ekonomik olarak da örgütlenmesiyle yaşayabilir.
Başta tarım ve küçük-orta ölçekli sanayicilerin kolektif üretiminin ve bu sayede verimli çalışmalarını sağlayacak ölçek ekonomilerine kavuşmalarının sağlanması gereklidir. Devlet küçük toprak ve sermaye sahibinin etkinliğini ve verimliliğini arttıracak ve onları dışarıda da rekabet edebilir duruma getirmek için gerekli yönlendirme ve teşvikleri yapmalıdır. Başta tarım her alanda kooperatifçilik günün koşullarına göre yeniden gündeme getirilmeli, kooperatifçilik sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlayacak bir yapılanma oluşturulmalıdır.
Küçük orta boy işletmeler (KOBİ) desteklenmeli. Bu tür sanayileşmenin olumsuzlukları koordineli çalışmaları sağlanarak, ortak teknoloji geliştirme birimleri kurmaları desteklenerek giderilmelidir. KOSGEB’ler daha işlevsel bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Büyük sermayenin ulusal çıkarlara uygun çalışması sağlanmalıdır. Devlet gerektiğinde ekonomik sisteme toplum yararına müdahale edebilmelidir.
e) Üretici Sistem: Türkiye bir üretimsizlik sürecinde yok oluşa doğru sürükleniyor bu yüzden Kemalist ekonominin öncelikli hedefi üretmektir. Kemalizm’in ulusal toplum yapısında üretici olanla olmayan ayrımı sınıfsal ayrımlardan çok daha önemli bir yer tutar.
Türkiye’de; zaten düşük olan tasarruflar da rant ekonomisine gitmektedir. Üstelik diğer azgelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de sermaye piyasası ve borsa sistemi küçük tasarrufların verimli değerlendirilmesini sağlayacak bir kurum olmaktan çok spekülatif kazanca ve kara paranın aklanmasına hizmet etmektedir. Rant gelirlerinin ağır vergilendirilmesi, kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması, kara para ile ciddi bir mücadele verilmesi gereklidir.
Bunun yanında öncelik ve destek her zaman üretene verilmeli, ürpertici olmak bir kültür olarak işlenmelidir. Kişisel girişim kalkınmanın, yeni iş olanakları sağlamanın önemli bir aracıdır. Devlet bunu özellikle de teknoloji geliştirmeye yönelik teşviklerle desteklemeli ama kurduğu mekanizmayla toplumsal yararın da gözetilmesini sağlamalıdır.
f) Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikaları: 21. yüzyıl; bilgi, teknoloji ve planlamanın stratejik girdiler olduğu bir dünya olacak. Ürünlerin tasarımı ve geliştirilmesinin katma değeri hammadde, emek ve üretime göre çok daha fazla olacak. Uluslarası sermayenin baskısına dayanabilecek bir ulusal ekonomi yaratabilmek için bilgi ve teknolojiyi üst düzeyde kullanabilen ve üretebilen bir ülke olmalıyız.
Kapitalist ekonomik sisteme bir alternatif yaratıldığında bilim ve teknolojiyi daha yaşanabilir bir dünya için üretmek zorundayız.
Kısa vadede üretim alanında dünya üzerinde varlığımızı sürdürebilmek için TÜBİTAK’ın işlevselliğini en üst düzeye çıkarmanın yanında, bilimsel çalışmaların ve AR-GE’nin desteklenmesi, devlet-üniversite-sanayi (özel+kamu) işbirliğinin geliştirilmesi sağlanmalıdır. Ulusal haberleşme şebekesinin kurulmasından, uluslararası arenada rekabet üstünlüğü sağlayacak esnek üretim ve otomasyon sistemlerinin geliştirilmesine, hızlı tren teknolojisine, uzay, havacılık ve ulusal savunma sanayiinde atılımlar yapılmasına, yonga teknolojisine, stratejik hammadde ve ileri malzeme teknolojilerine, alternatif çevre dostu enerji teknolojileri geliştirilmesine, biyoteknolojiye ve genetiğe kadar 21. yüzyılda stratejik önemi olacak alanlara yönelinmeli, ulusal projeler üretilmelidir.












Lütfen konuyu yorumlayın!