21. Yüzyılda Kemalizm (1) - Kaan Öğüt
1- ) Kemalizm’i 21. Yüzyıla Taşıyacak Özellikleri
a) Üçüncü Dünyacı, Ulusal İdeoloji
Kemalizm; avrupamerkezci bakış açılarıyla evrensel olduklarını iddia eden ve bu yüzden de dolaylı olarak da olsa azgelişmiş ülkelerin sömürülmesini destekleyen ideolojilerden farklıdır. Avrupamerkezli ideolojiler, kapitalizm, sosyal demokrasi ve yine sosyalizmin avrupamerkezli yorumları, dünya üzerindeki tüm toplumların aynı tarihsel çizgiyi izleyerek gelişeceğini varsaydıkları için azgelişmiş ülkelerin, sömürülerek de olsa bu sürece dâhil olmasını desteklemişlerdir.
Evrensel bir gelişme yasasının belirlenmesi ve hatta bunun son aşamasının ne olacağının önceden kâhince bilinmesi noktasında, (amaçları farklı da olsa) Fukuyama ve Marx’ın aynı yöntemi izledikleri görülür.
Avrupa sosyal demokrasisi ve sosyalizmi azgelişmişlerin sömürülmesinden elde edilenin bir kısmının, işçi sınıfına verilmesini isteyen paylaşımcı bir çizgi izlemişlerdir. Emperyalizmin, azgelişmişlikle ilişkisine gerekli vurguyu yapamayan, aralarındaki ilişkiyi ortaya koyamayan bu sistemlerin ülkemizin ve ulusumuzun problemlerini çözmesi mümkün değildir.
Kemalizm; merkez-çevreci bakış açısıyla, emperyalizmi doğru olarak tanımlamış ve birincil çelişkiyi sömüren ve sömürülen milletler arasındaki çelişki olarak saptamıştır. Ulus içinde; mesleki örgütlenmeye önem verip farklı sınıfların bir denge halinde gelişmesini amaçlarken, halkçı tutumuyla üretenin emekçinin yanında olmuştur. Ulusal kalkınmayı sağlayacak ve iç sömürünün mümkün olduğunca engelleneceği bir kalkınma modeli olarak da devletçiliği seçmiştir. Bu konularda genelde Kadrocular ya da Ziya Gökalp gibi değerli düşünürlerimize atıflar yapılsa da, Mustafa Kemal’in düşünce ve uygulamalarında da bu olgular açıkça görülür. Avrupa’da yaşanacak bir sınıfsal devrimin, mazlumların kaderini ve sömürü sistemini değiştirmeyeceği saptaması, başta Sultan Galiyev diğer pek çok üçüncü dünyacı devrimci gibi Kemalistler tarafından da yapılmıştır.
Bugün de adına küreselleşme denilen sömürü sistemine karşı koyabilmek için temel ve ikincil çelişkileri doğru olarak analiz edebilmek ve ona göre stratejiler oluşturmak durumundayız. Diğer üçüncü dünyacı ideolojilerle birlikte Kemalizm, bu analizi yapabilmek için gerekli olan kuramsal altyapıyı bize sağlamaktadır.
b) Eleştirel Akılcı, Sorgulayıcı Düşünce Sistemi
Kemalist ideolojiyi, diğer üçüncü dünyacı antiemperyalist akımlardan ayıran en önemli yanı, eleştirel akılcı felsefi yapısı ve kullandığı yöntem olmuştur. Kemalizm bir toplum mühendisliği projesi olarak Türk ulusunun sorunlarını çözmeyi amaçlamıştır.
Sorunlara mühendislik bakış açısı ile bakabilmek, her türlü dogmatizmden uzak durmayı ve gerçekçi olmayı gerektirir. Amacınız, birilerinin yazdıklarını doğrulamak değil problemleri çözmektir. Bunun için önce hedefinizi ortaya koyarsınız ki bu; Mustafa Kemal tarafından Misakı Milli sınırları içinde bir ulus devlet kurmak ve onu çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak; üretken, sorgulayıcı, eleştirel akılcı, kalkınmış, zengin, barış içinde bir Türk Ulusu yaratmak olarak belirlenmiştir .
Mühendis, bir problemi çözmeden önce, başlangıç koşullarını ve sınır değerleri belirler. Başlangıç koşulları toplumun dinamikleri, alışkanlıkları, üretim biçimi ve miktarı gibi değişkenlerin analiziyle ortaya konur. Sınır değerler ise başta coğrafya, insan ve doğal kaynaklar olmak üzere kurulmak istenen modelin geçerli olabileceği alanının önceden belirlenmesini sağlar. Günümüzün doğa bilimleri anlayışında bilimsel olmanın ilk kriteri, kuramının geçerli olduğu sınırı önceden belirlemektir. Bu yüzden evrensel olarak tüm insanlığın sorunlarını çözme iddiasındaki ideolojilerin bilimselliği söz konusu değildir. Kemalizm, sınırlarını baştan belirlemiş ulusal bir ideolojidir ve Anadolu’nun koşullarından doğmuştur. Kemalizm, benzer durumdaki azgelişmiş ülkeler için bir model olma potansiyelini taşımakla birlikte, bu milletler de ancak her birinin kendi toplum ve coğrafi koşullarıyla belirlenmiş ideolojiler ve sistemlerle başarıya ulaşabilirler. Onların kendi şartlarında belirledikleri ulusal bağımsızlıkçı-halkçı-ilerici (laik) ideolojiler, bir anlamda onların kendi Kemalizmleridir.
Kemalizm, diğerleri ile karşılaştırıldığında gerçek anlamda laik olan tek ideolojidir. Laiklik; dünya ile ilgili olgulara, başta din her türlü dogmadan bağımsız, sorgulayarak bakabilmektir. Bu tanım çerçevesinde baktığımızda, Fransız devrimiyle pozitivizmin yeni bir din olarak yapılandırıldığını, Sovyet devriminde ise bilimin ideoloji ile sınırlandırıldığını görüyoruz. Başta Lenin, SSCB’yi yönetenler, doğa bilimlerindeki gelişmeleri hep ideolojinin dar çerçevesinden görmüşlerdir. Bu yüzden, SSCB’de diyalektik materyalizme aykırı olduğu için Darwin ‘in evrim kuramı reddedilerek, bilimsel olarak yanlışlanmış olan Lamarck ‘ın evrim kuramı kullanılmış; Mendel yasaları üzerinde yükselen klasik genetik, burjuva bilimi sayılarak reddedilmiştir. Yine Einstein ‘ın görelilik teorisi de dahil pek çok araştırma alanı anti marksist, anti materyalist olmakla suçlanmıştır. Einstein’ın, dünya-güneş devinim ilişkisine göreceli bakışı materyalizmi yadsıma olarak algılanmıştır. Bütün bunlar göz önüne alındığında en azından SSCB örneğinde sosyalizmin laik bir ideoloji olduğunu savunmak mümkün değildir. Çünkü dogmatiktir. Oysa aynı dönemde, Kemalist Cumhuriyet’in ders kitaplarında, canlıların ve insanın oluşumu Darwin‘in teorisiyle açıklanmıştır. Kemalist ideoloji bilimi gerçeğe ulaşmanın yolu ve yöntemi olarak belirlemenin yanında, bilimsel çalışmalara ideolojik gözlükle bakmamış, ama bu çalışmaların sonuçlarını ulusun ve halkın yararına kullanmayı hedeflemiştir.
Mustafa Kemal’in ” ben size ayetler, dogmalar bırakmadım” şeklinde başlayan sözü, Kemalizm’in felsefi anlayışını dolaysız olarak anlatmanın yanında Mustafa Kemal’in dünyanın belki de en ilerici devrimcisi olduğunu da gösterir. Kemalizm’in bu özelliği başka hiçbir üçüncü dünyacı ideolojide böylesine belirgin olarak ortaya çıkmamıştır. İdeolojilerin çoğu kötü amaçlı olmasalar da, kendilerine itaat edecek cemaatler yaratmak isterken, Kemalizm, gerçekten düşünen, sorgulayan bir ulus yaratmayı hedeflemiştir. Gerçek anlamda bir gelişme ve insanın evrimleşmesi ancak eleştirel akılla mümkündür. Ve Kemalizm bunun ilk adımını, hem de geri kalmış bir ülkede atmıştır. İşte Kemalizm bu yönüyle de 21. yüzyılda azgelişmişlere rehber olacaktır.
Mustafa Kemal Avrupamerkezci görüşü ve tarih anlayışını reddederken, çağdaşlaşmaya vurgu yapmıştı. Çağdaşlaşma ise tüm Doğu uluslarını sömürerek elde ettiği zenginliğini, bilim ve teknoloji alanında yaptığı devrimlerle perçinleyen Batı’da somut ifadesini buluyordu. Gerçekten de Galileo’dan, Newton’a, Bacon’a, Einstein’a, Heisenberg’e kadar doğa bilimlerindeki devrimsel atılımların hemen hemen hepsi Batılıların ürünüydü. Bunun temelinde Batı aydınlanması olarak adlandırılan, laik ve dogmalardan uzak düşüncenin, bilim ve düşünce alanında hâkim olması vardı. Doğu’nun İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun gibi önde gelen düşünürleri ise dogmatik dinsel inanışları yıkamamış, düşüncelerini kendilerinden sonra gelenlere aktaramamışlardır. Bu yüzden Kemalistlerin laik sisteminin referansları genelde batılıdır. Ama bu basit bir Batıcılık anlayışı değildir. Kemalizm doğa bilimlerinde kullanılan yöntemin evrenselliğini ve ideolojiler üstü olduğunu kabul etmekle birlikte toplumsal olayların analizinde ve sosyal bilimler disiplinlerinde Anadolu toprakları ve tarihi üzerinde yükselmiş bir birikimi temel alır.
Mustafa Kemal, laik düşünceyi, ulusal hukuka dayanan bir devlet yapısı kurmanın yanında, sorgulayabilen ve özgür düşünebilen bir toplum yaratmanın da ön koşulu olarak görüyordu. Akıl ve bilim aşamasına Helen ve Yunan uygarlıklarından daha önce geçen Anadolu’nun ilerici kökleri bu projeyi kolaylaştırıyordu.
Mustafa Kemal’den sonra onun çağdaşlaşmak olarak belirlediği hedef, Batılılaşmak olarak değiştirilmiş ve sonunda Tanzimat Batıcılığı’na eşdeğer bir kültür ortaya çıkmıştır. Tabii ki Hasan Âli Yüceller, Mustafa İnanlar, Cahit Arflar ve daha niceleri bu genellemenin dışındadırlar.
İşte bugün yine eleştirel akla, laik düşünceye dayanan bir felsefeyi Anadolu’dan tüm Avrasya’ya yaymanın yolunu bulmalıyız. İlerici bir düşünceyle birleştirilemeyen antiemperyalist tavır dünyayı değiştiremez, oysa kapitalist Batı kültürünün ve avrupamerkezli ideolojilerin yerine kendi alternatiflerimizi koymak zorundayız. Bunu yaparken Doğu kültürlerini daha yakından tanımak da bir zorunluluktur.
2-) 21. yüzyılda Kemalizm
21. yüzyılda Kemalizm’in tartışılması ancak Kemalistlerin ülke yönetimine talip olmalarıyla bir anlam kazanacaktır. Bu yüzden Kemalistlerin geleceğe bakarken ülke yönetimine gelmek için hangi yöntemi kullanacaklarını da tartışmaya başlamaları gerekiyor. Burada söz konusu olan yalnızca hangi ya da nasıl bir parti sorusu değildir. Eğitimden, hukuka kadar kaybettiğimiz tüm mevzileri geri kazanmamızı sağlayacak bir yöntem geliştirmemiz, bu bilinci tüm Kemalistlere, tüm ulusalcılara aşılamamız gerekiyor. Eğitim sisteminde laiklerden çok daha hızlı örgütlenen köktendincileri, partilerini kapatarak durduramayız. Bu ancak bize zaman kazandırabilir ve TSK ile güçbirliği yapan örgütlü toplum güçleri ancak bu zamanın kazanılması yolunda olumlu bir adım atmışlardır. Şimdi ivedilikle bunun değerlendirilmesi yapılmalıdır. Kemalist gençleri, hâkim, doktor, öğretmen olmaya ikna etmeden bu ülkede hiç birşeyi değiştiremeyiz.
Kemalizm bir reaksiyon hareketi değildir. Kendi hedefini ve stratejilerini kendi belirler. Bu yüzden Kemalist hareketin basit bir muhalefet hareketine, sloganist sokak eylemlerine dönüştürülme çabalarına engel olmalı, devletin, üniversitelerin ve toplumun her kesiminde örgütlü bir yapıya kavuşturmalıyız.
21. yüzyılda Kemalizm’i iki boyutu ile tartışmak gerektiğini düşünüyoruz. Birincisi uluslararası alanda nasıl bir yapılanmaya gidilmeli, ikincisi de nasıl bir Türkiye kurulmalı.
a) Uluslararası Düzlemde: Mazlumların Dayanışması ve Avrasya Yapılanması
Türkiye’nin 21. yüzyılda mevcut yapılanmasıyla varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Uluslararası alanda altına imza attığımız GB, GATT gibi anlaşmalar ve aslında yapılan ikili anlaşmalarla fiili anlamda var olan, ama imzalanması halinde gündeme gelecek uluslararası tahkimle birlikte küresel uluslararası sermayenin üzerimizdeki egemenliğini somutlaştıracak MAI Antlaşması ve benzerleri reddedilmelidir. Bu yapıların dışına çıkmalıyız. Stratejik açıdan içinde bulunmaktan uzun dönemde fayda sağlayacaklarımız varsa, bunlarla özel koşullar altında ve ulusal bağımsızlığımızı koruyarak anlaşmalar imzalamalıyız.
21. Yüzyıl için Kemalistlerin iki stratejiyi birlikte oluşturmaları gerekiyor. Bunlardan birincisi var olan şartlarda, Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletini yaşatmayı hedeflemelidir. İkincisi ise başta Avrasya’da antiemperyalist bir blok yaratarak, tüm sömürülenlerin emperyalist sisteme karşı çıkışını hatta sistemi değiştirmeyi hedeflemelidir.
1- Varolma Stratejisi ve Sevr’e Karşı Koyuş
Üretimsizlik içinde yok oluşa sürüklenen, karar mekanizmalarını ve hukuk sistemini dahi uluslararası sermayenin emrine verme yolundaki Türkiye’yi, adım adım bu sürecin dışına çıkaracak önlemleri almalı, ulusal bağımsızlığımızı korumaya çalışırken bir yandan da kapitalist sistemin dayattığı kurallara rağmen ayakta kalmayı başarmalıyız. Türkiye’yi, üreten bir ülke durumuna getirmeliyiz. Bu birinci ve öncelikli stratejide kısa dönemli öncelikler olan yabancı sermaye, teknoloji ihracı gibi sorunlara da bir anlamda kapitalist sistem içinde çözümler bulmak gerekecektir. Bu geçici çözümler bulunurken bir yandan da özelleştirmelerin önü kesilmeli, imzaladığımız uluslarası kapütilasyon antlaşmalarının, değiştirilmesi ya da reddedilmesi için gerekli çalışmalara başlanmalıdır. Ülke içinde tasarrufu ve vergi gelirlerini artırıcı önlemler alınmalı, ulusal bilim ve teknoloji politikalarının hayata geçirilmesi için var olan çalışmalar hızlandırılmalı, üniversiteler bu politikalar doğrultusunda yönlendirilmelidir.
Unutmamalıyız ki bugün birinci önceliğimiz yok edilmeye çalışıldığımız bu coğrafyada varlığımızı sürdürmemizdir. Bugün emperyalizmin Türkiye üzerine yeni Sevr senaryoları yeniden gündemdedir. Bunların bazılarını sıralayacak olursak;
a) Büyük sermayemizin de bir kısmının desteğiyle, Türk Boğazları üzerindeki egemenlik haklarımızın tartışmaya açılması ve bu hakların uluslararası kurumlara verilmek istenmesi.
b) Uluslararası altın şirketlerine, topraklarımızın 13.5′da 1′inde (1/13.5) arama ruhsatlarıyla her türlü faaliyeti gerçekleştirme hakkının verilmesi.
c) GB, GATT ve MAI gibi antlaşmalarla kapütilasyonların yeniden kabulü ve hatta ulusal hukukun yok sayılması
d) Türkiye toprakları içinde bir Kürdistan hatta büyük bir Ermenistan kurdurulma çabaları.
Sevr Antlaşması’nın maddeleriyle bunları karşılaştırdığınız da inanılmaz benzerlikler göreceksiniz. Türkiye’de bunlarla eş zamanlı olarak ılımlı İslamcılık, demokrasi, federasyon kavramlarının bir üçlü halinde kullanılmasının da temelinde dış dayatmalar vardır.
İşte birinci stratejiyi geliştirirken bu yeni Sevr planlarını göz önüne almamız gerekir. Örneğin demokrasi adına laik cumhuriyet rejiminin ve ulusal sınırlarımızın ya da federasyon türü yapılanmaların tartışılmasına izin veremeyiz. Yine örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konumunun ne olması gerektiği tartışmalarını bu somut verilerden uzak akademik ya da entelektüel bir tartışma olarak yapamayız. Batı’nın desteğiyle yapılan sözde demokrasi mücadelesi karşısında Kemalistler net bir tutum almalıdır.
Yakın gelecekte önümüzdeki en büyük tehlikelerden biri de ABD ve bir ölçüde AB’nin bizi komşularımızla savaşa sürükleme olasılığıdır. Bölge ülkeleri Rusya, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye, İran ve Ermenistan’ın Türkiye karşıtı tutumları ve ülkemizi yönetenlerin genelde bu tavrı ABD ile işbirliği yaparak karşılama çabaları bu sürece uygun bir zemin hazırlıyor. Adı geçen ülkelerin tümünün PKK’yı destekledikleri gibi, olası bir iç savaş halinde köktendincilere de destek verecekleri açıktır. Üstelik PKK örneğinde olduğu gibi bu tür hareketlerin Almanya, ABD, Fransa gibi ülkeler tarafından desteklenme olasılığı da yüksektir. Bütün bunlar göze alındığında biz istemesek dahi 21. yüzyılda bölge ülkeleri ile savaşma, dahası bununla birlikte bir iç savaşa sürüklenmemiz olasılıklar dâhilindedir. Olası bir iç savaş tehlikesinde kürtçülerin-radikal sosyalistlerin ve köktendinci İslamcıların işbirliği yapacakları da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu grupların bugün üniversitelerde birlikte hareket ederek Kemalist öğrencilere baskı uygulamaya çalıştıkları da görülmektedir. Kemalizm’in bu iki düşmanı yani ayrılıkçı kürtlerle köktendinci İslamcılar ittifaka giderlerken hem bölgedeki İran-Yunanistan-Suriye-Ermenistan hatta belki Rusya’nın desteğini alıyorlar; hem Almanya-İngiltere-Fransa’nın öncülüğünde AB’den siyasi destek sağlıyorlar; hem de ABD’nin Fuller, Henze gibi CIA’ci düşünürlerinden taktik ve bunun yanında büyük bir olasılıkla maddi ve askeri yardım alıyorlar. Yapılanmasını bu tehdit algılamaları üzerine kuran Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulusal hedeflerin saptanmasında ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinin korunmasında gösterdiği etkinliği bu çerçevede değerlendirmek ve olumlamak gerekir.
Kemalistlerin ilk stratejisi Türkiye’nin bu coğrafyada siyasal ve ekonomik olarak varlığını sürdürmesini sağlamaya yönelik olmalıdır.













Lütfen konuyu yorumlayın!